17 Kasım 2013 Pazar

+DÜNYA SİZİN AYNANIZDIR








                                ,+  DÜNYA SİZİN AYNANIZDIR



Orta asırlarda insanlar Venedik aynalarının özelliğine dikkat etmişlerdi. Bu aynalara bakmak daha hoş oluyordu, aynadaki yüz daha cazibeli ve güzel görünüyordu. Meğerse Venedik ustalarının sırrı vardı- onlar aynanın maddesine altın tozu ilave ediyorlardı. Bu da görüntüye belirgin sıcaklık ve doğallık veriyordu. Yaşadığımız dünya bizim aynamızdır.Siz de kendi aynanızı geliştirip daha hoş görüntü elde ede bilirsiniz. Hayatımız tepki-ilişki zincirinden oluşuyor. Şimdi bu ilişkilerden birisini, genel hayat fonumuzu oluşturan ilişkiyi seçelim.
Mesela, böyle bir formülü seçe biliriz: Benim dünyam beni seviyor.
Negatif şeye aktif tepki vermek, olumlu ve sevindirici şeyi ise olması gerek şey gibi sakin karşılamak insanın doğasında vardır. Bunu alışkanlık olarak yaparız. Ama şimdi bilinçli şekilde tepki vere bildiğimizi hatırlayalım. “Benim dünyam beni seviyor” anlayışıyla bakış açımızı ve hislerimizi değiştirelim. Göreceksiniz, aynanız buna nasıl karşılık verecektir. Bu bizim gerçekliği şekillendirme yolunda ilk adımımız olacaktır.
Hatırlayın çocukluğunuzda dünya sizi seviyordu ve size bakıyordu, siz bunun farkında değildiniz. Geçmişinize bir bakın. Kaygısız, hoş günlerinizi gözünüzün önüne getirin. Bazı zaman geçmişten bir sahne tüm renkleriyle canlana biliyor. Anneannenizin size yaptığı kurabiyenin kokusunu bile alırsınız. Nasıl idi? Siz o kaygısızlık, şımarıklık duygusunu aldınız mı?
Dünya sizi seviyordu, sizi şefkatle kucaklamıştı. Siz iyiydiniz, mutluydunuz, fazla beklentiniz de yoktu.
Neden hayatın renkleri zaman içinde sanki soluyor? Çocuk kaygısızlığı endişeyle ve gerginlikle yer değiştiriyor?  Yaşlandıkça problemler mi çoğalıyor? Hayır. Yaşlandıkça insan negatif tepki verme alışkanlığı ediniyor. Her şey yolunda olduğu zaman bile insan daha çok şey istiyor dünyadan. O dünyaya tepkisini değiştiriyor: "Sen bana istediğimi vermiyorsun, sen kötüsün”. Dünya bizim aynamız olduğundan yapacağı bir tek şey oluyor- dünya kötü oluyor.
Sonuçta gerçeklik kişinin düşüncelerini yansıtarak değişiyor.
Kötü bir tablodur! İnsan nasıl kendi her şeyi berbat ettiğinden haberi yoktur. Aynada bazı hoşlanmadığı detayları fark ettiğinde, insan onlara dikkatini yöneltiyor ve negatif tepkisini belirtiyor – sonuçta her şey olduğundan daha da kötüye gidiyor. Aynadaki yansıma tazeliğini ve canlılığını yitiriyor, soluyor.,
Ama her şeyi geri getirmek mümkündür! Kaygısızlık duygusunu, çocuklukta yediğiniz dondurmanın tadını, hayallerinizi, yaşam sevincini. Ve bunu yapmak kolaydır. O kadar kolay ki, inanılması da zordur. Siz inanmaktan vaaz geçin, siz sadece deneyin.
Kimsenin aklına gelmiyor ki, kendi dünyasını yeniliye bilir. Bunun için gerçeklikle ilişkisini bilinçli kontrol altına alması gerekiyor. Siz dünyayı nasıl algılarsınız, hissedersiniz, dünya da karşınızda o şekil gelir. Aynaya neyi yansıtırsınız, onu da görürsünüz.
Aslinde dünya ayni dünyadır, değişmedi, siz değiştiniz. Şimdi uyanın ve bunu fark edin. Etrafınıza bakın, dünya sizi hala seviyor. Siz yine beraber ola bilirsiniz, her şey yine eskisi gibi olur. Ama acele etmeyin. Aynadaki yansımanın değişmesi için zamana ihtiyaç var. Siz sadece kendi gerçekliğinizi değiştirmek için çalışmalısınız.
Çalışma bundan ibarettir. Her hangi durum, olay insanla karşı karşıya geldiğinizde aynadaki görüntüyü aydınlatan formülü söyleyin kendinize: Dünya beni seviyor. Ve ya: Dünya benim için en iyisini seçiyor. Kendiniz birçok olumlama yapa bilirsiniz. “ Ben sipariş veriyorum, dünyam siparişi yerine getiriyor”. “Ben kendi niyetimle kendi dünyamı kuruyorum”.”Dünya benim problemlerimi çözüyor”.
İyi bir şey yaşadığınızda dünyaya teşekkür etmeyi unutmayın, kötü bir şeyde ise yine inatla her şeyin yolunda olduğunu ve dünya sizi sevdiğini söyleyin. Belki siz daha büyük bir olumsuzluktan korunmuşsunuz. Dünyanıza güvenin.
Sabırla her seferinde olumlamanızı tekrarlayın. Sabır ilk başta gerekecektir, sonra işlem alışkanlığa dönüşür. Sonra da her şey yoluna girer.

Bu basit teknikte aklınıza getiremeyeceğiniz güç saklıdır. Dünyayla ilişkinizi yönettiğinizde siz gerçekliği yönetiyorsunuz. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

+MÜCADELEDEN DENGEYE






                    +  MÜCADELEDEN DENGEYE


      Denge Evrenin temel yasasıdır. Doğada her şey denge kurmaya çalışıyor. Atmosfer basıncının bozukluğu rüzgar ile dengeleniyor, gece- gündüzle, sıcaklık farklılığı ısı değişimiyle. Denge her yerde ve her zaman bizi takip eder. Hayatımızda siyah ve beyaz devreler olduğuna, başarının ardından yenilgi yaşadığımıza alışığız. Bunlar hepsi Denge yasasının tezahürüdür. Çünkü şans da şansızlıkta balansı ayni şekilde bozuyor. Tam denge-tamamen hiçbir şeyin olmamasıdır. Mutlak denge ise yoktur, bunu kimse gözlemlememiştir.
 Bizim bir şeye aşırı önem verdiğimizde, bir yerde enerji fazlası yarattığımızda denge güçleri devreye girer. Peki bu güçlere karşı koymak mümkün mü? Zaten biz hep bunu yapıyoruz- denge güçleriyle savaşıyoruz. Yaşadığımız tüm olumsuzluklar denge güçlerinin eylemlerine bağlı diye biliriz. Bizim yapabileceğimiz tek bir şey var- aşırı enerji potansiyelini düşürmek, dengede olmaya çalışmak. Biz dengeyi fazla bozmadığımız süreçte sistem de bize fazla müdahile etmez. Biz tüm problemlere reçete çıkaramayız, ama genel tavsiyelerde buluna biliriz.
Her insan önem temelinde duvar kurar, sonra bu duvarı atlamaya ve ya kafasıyla kırmaya çalışır. Engeli aşmak yerine temeldeki tuğlayı söküp atmak mantıklı değil mi? Duvar o zaman kendiliğinden çöker. Biz hepimiz engellerimizi biliyoruz. Ama engelin temelinde yatan şeyi, sebebi her zaman çıkarmak kolay olmuyor. Karşınıza zor bir problem çıktığında nerede aşırıya yol verdiğinizi, neye fazla önem verdiğinizi bulmaya çalışın. Kendi öneminizi belirtin ve sonra ondan vaaz geçin. Duvar yıkılacak, engel ortadan kaybolacak , probleminiz kendiliğinden çözülecektir. Engelleri aşmayın, önemi düşürün.
Önemi düşürmek kendi duygularımızı bastırmak ve ya onlarla savaşmak anlamına gelmiyor. Bizim duygumuz önemin doğurduğu sonuçtur. Fazla duygusallık ve heyecan önemden kaynaklanır. Önemin bize hep problem yarattığını iyice kafamıza sokmalıyız ve her zaman onu azaltmaya gayret etmeliyiz.
Dış önemi azaltmak kaygısızlık ve ya umursamazlık değildir. Tam tersi umursamazlık önemin o biri yüzüdür. Burada ne abartıya kaçmak, ne de vurdumduymazlık yapmak gerekiyor. Hayatı hafife alın. İnsanların iyi ve ya kötü olduğunu kafanıza takmayın. Dünyayı olduğu gibi kabul edin. Kendinizi de olduğunuz gibi kabul edin. Kendiniz olma lüksünü kendinize tanıyın.
Kendi artılarınızı ve eksiklerinizi ne abartın, ne de aşağılayın. İç huzura ve dengeye ulaşmaya çalışın: siz ne büyüksünüz, ne de küçük. Sizin probleminizin çözülmesi bir oluşuma bağlıysa, başka bir yol da arayın, hep yedek varyant bulunsun. Unutmayın, denge güçleriyle savaşılmaz.
Bir tek önemi düşüre bilirsiniz. Hiçbir zaman bir karta oynamayın, bu kart ne kadar doğru olsa bile!
Hayatınızda mizaha, espriye yol verin. Kendinize ve başkalarına onları incitmeden gülmek size canlılık getirir ve önemi düşürür.
Bir problemi halletmeye çalıştığınızda altın kuralı takip edin: problemi çözmeye başlamadan problemin önemini düşürün. O zaman denge güçleri devreye girmez ve sorunuzu kolay  çöze bilirsiniz.
Önemi düşürmek için problemin önemden kaynaklandığını anlamanız gerekiyor. Bir an durun ve önemin ne olduğunu hatırlayın. Sonra objeye,olaya olan tepkinizi değiştirin. Bu zor olmayacaktır. Siz artık her türlü önemin size engel yarattığını biliyorsunuz. Bunun için kafanızda içsel Gözlemleyici yaratın. O sizin değerlerinizi her zaman takip etsin, aşırı önem oluştuğunda uyarsın. Önemli bir işe hazırlandığınızda düşüncelerinizde önemi yakalayın. Hazırlandığınız ve beklediğiniz olay sizin için çok önemliyse, durumu daha da zorlaştırmayın.
En güzel reçete- hafif yaklaşım, ani karar vermek ve doğaçlamadır. Hazırlık bir tek tedbir alma şeklinde ola bilir. Titizlikle ve ciddiyetle hazırlanmak doğru değildir- bu davranış önemi güçlendirir. Hareketsiz duygusallık onu daha da çoğaltır. Düşünmeyin- harekete geçin. Eğer hareket demiyorsanız, düşünmeyin, durumu bırakın. Dikkatinizi başka yere yönlendirin.
Her şeyde dengeyi sağlamaya, enerji fazlası yaratmamaya gayret edin. Ama şimdi bu prensibe de fazla önem vermemek için sizi uyarmak zorundayım. Eğer denge prensibini fanatik bir şekilde uygulamaya başlarsınız, bu davranışla prensibin kendisini bozarsınız. Eğer kırkayağa nasıl adım atmasını detaylı şekilde anlatmaya kalkışırsanız, o bir adım bile atamaz. Her şeyde denge gerekiyor. Ama bazı zaman kendinize dengeyi bozmayı izin verin, tehlikeli bir şey baş vermez. Esas odur ki, önem ibresi fazla eğilmesin.

15 Kasım 2013 Cuma

+ÖNEM



                                          + ÖNEM




                     
Biz bir şeye aşırı önem verdiğimizde ona fazla enerji yükleriz. Enerji sistemi denge üzerinde kurulmuştur, o yerde ve her zaman dengeyi sağlamak ister. Biz bir şeye ve olaya aşırı önem verdiğimizde sistem harekete geçer ve yarattığımız enerji fazlasını çeker, dengeyi sağlar. Bu bizim önem verdiğimiz şeyi bizden uzaklaştırır. İstediğimizin tam tersini ala biliriz.
Önemin iki türü vardır: içsel önem ve dışsal önem. İçsel önem bizim kendimize, kendi özelliklerimize fazla önem vermektir. İçsel önem böyle diyor:”Ben çok önemli birisiyim”, “Benim yaptığım iş çok önemlidir.” Kendini fazla önemseyen kişi enerji fazlasını gidermeye çalışan enerji sistemini karşısına almıştır ve netice bir tokat yer. Başına kendi önemini düşürecek bir şey gelir. Yaptığı işe aşırı önem verdiğinde ayni şeyi yaşar: ya işini kötü yapar, ya da işini beğenmezler.
Dişsel önem dıştaki olaya ve ya objeye aşırı önem verdiğimizde oluşur. Dişsel önemin formülü böyledir:”Benim için bu çok önemlidir”. Burada da denge kurulacaktır ve maalesef bu denge sizin işlerinizin berbat gitmesiyle sağlanacaktır.
Yerde dar ve uzun tahta parçasının olduğunu düşünün. Siz kolayca onun yüzerinde yürürsünüz. Şimdi o tahtanın iki yüksek binanın çatılarını birleştiren tahta olduğunu düşünün. Şimdi bu tahtada yürümek artık kolay değildir, çünkü bu geçidin önemi fazladır. Bu dış önemi kendinizi sigortalayarak düşüre bilirsiniz. Dış önemi düşürmek için her seferinde başka bir sigortaya ihtiyaç olacaktır. Yaptığınız bir işin dış önemini düşürmek için sizin her zaman yedek bir planınız, “B” varyantın olması lazımdır. Her şeyi bir kefeye koymaktan kaçının, bir karta oynamayın.
Tüm aşırı duygular ve tepkiler: öfke, nefret, kızgınlık, cimrilik, hayranlık, gurur, kibirlik ve saire –hepsi önemin bir şekilde yansımasıdır.
Önem her zaman enerji fazlası yaratıyor ve denge güçlerinin harekete geçmesini sağlıyor. Denge güçlerinin sert müdahalesi bizim işimize çoğu zaman yaramıyor. Önem bizim hayatımızı zorlaştırıyor.
Olay aynen böyle gelişir. Karşınızda bir obje var. Enerji alanında o ne iyidir, ne de kötü. Nötrdür. Siz ona duygu ve düşüncenizle aşırı önem yüklediğinizde bu dengeyi bozmuş oluyorsunuz. Şimdi bu obje ya aşırır iyidir ve ya kötü. Enerji sistemi burada eski dengeyi yeniden sağlamak zorundadır. Bunu nasıl yapacak? Sizin aşırı hayranlığınızı gidermek için bir şeyler yapılacaktır. Ve ya öfkenizi düşürmek için. Öyle ve ya böyle beklediğinizin tam tersi bir şey yaşayacaksınız. Bu da her zaman hoş olmaya bilir. Mesela, birisini gözünüzde büyütmüşsünüz, onu aşırı idealize etmişsiniz, ona hayransınız. Bu kişi öyle bir şey yapar ki, ve ya öyle bir davranış sergiler ki, sizin kurduğunuz o mükemmel tablo bir anda yıkılır. Siz hayatınızın tokadını yersiniz. Denge güçleri harekete geçmiştir.
Sonuç- her seferinde kendinizin bir şeye aşırı önem verdiğini hissettiğinizde önemi düşürün.
Denge güçleri sizin aşırı bağımlılık ve tutku yaşadığınız zaman devreye girerler.
Ben size duygularınızı yok edin demiyorum. İçinizde volkan patlıyorsa sakin görünmeye gayret etmek yine dengeyi bozar. Duygularla savaşmak boş uğraştır. Duygular tepkiden doğuruyor, tepkilerinizi değiştirmek lazım. Duygu sonuçtur. Sebebi bir tek şeydir- önem.
Dış öneme güçlü eğilim fanatikleri doğurur. İçe dönük güçlü önem ise -zalimleri.
Her önem, ister dış, ister iç-uydurulmuş kavramlardır. Biz hepimiz önemsiziz bu dünyada.
Ama dünyanın tüm güzellikleri bize açıktır. Çocukların denizde dalgalarla oynadıklarını gözünün önüne getirin. Onların hiçbiri iyi ve ya kötü olduklarını düşünmüyorlar, suyun iyi ve ya kötü olduğu, başka çocukların iyi ve ya kötü olduğu onların umurunda değildir. Bu durum devam ettiği sürecinde onlar doğayla denge deler ve mutlular. Her birey de böyle doğanın çocuğu gibi gelmiş dünyaya. O, dengeyi sağlaya bilse geldiği dünyada her şey onun içindir.
Ama insan önem taslamaya başlar ve problemler yaşar. O,oluşturduğu önemle problemler arasında sebep –sonuç ilişkisini çözemez ve dünyanın ona düşmanca davrandığını düşünür.
İsteklerimizin gerçekleşmesi yolunda en büyük engelimiz sahte önemdir. Belki sizi ikna edemedim.
Ama benim argümanlarım bitmiş değildir.


14 Kasım 2013 Perşembe

+FARKLI KUŞAKLAR VE DÜNYALAR






                            + FARKLI KUŞAKLAR VE DÜNYALAR
                              




Tüm zamanlarda insanlar bu düşünceye sahip oldular: “Bizim zamanımız hiç böyle miydi!”
Yaşlandıkça hayat insana daha kötü geliyor. O, gençliğini anımsadıkça o zamanlar her şeyin daha renkli, canlı olduğunu düşünüyor. Genliğinde hayaller gerçekti, müzik daha duygusaldı, iklim daha iyiydi, insanlar daha sıcaktı, yiyecekler daha lezzetliydi, hala sağlık bambaşkaydı.
Hayat umut ile doluydu, sevinç ve zevk veriyordu. Şimdi bunca zaman geçtiğinde insan artık ayni olaylardan önceki gibi etkilenmiyor, ayni duyguları yaşamıyor. Mesela, piknik, parti, konser, sinema, bayram, denizde tatil-bunların kalitesinde hiç eksiklik yaşanmamış. Bayram eğlencelidir, film sürükleyicidir, deniz ılıktır. Ama yine bir şeyler eksik, önceki gibi değildir.
Renkler solmuş, duygular sönmüş, merak azalmıştır.
Neden gençliğimizde her şey harika oluyor? Gerçekten insanın duyguları yaşlandıkça köreliyor mu? Ama olgun kişi gülme ve ağlama kabiliyetini yitirmiyor, renkleri ve tadı seçe biliyor, kötüyü iyiden ayırt ede biliyor. Belki Dünya gerçekten yokuşa gidiyor?
Dünya gerçekte daha kötüye gitmiyor, o her bireye özel olarak kötüye gidiyor. Tatminsizlik, hoşnutsuzluk kişiyi zaman içinde karamsar dünya yaratmaya itiyor. Ve o kendini böyle bir dünyada buluyor.
İnsan doğduğunda dünyanı olduğu gibi kabul eder. Bir bebeğe dünyanın iyi ve ya kötü ola bileceği hala malum değildir. Gençler hala şımarmamış ve seçici değiller. Onlar sadece dünyanı keşfediyorlar ve sevinç içindeler, çünkü onların hayalleri isteklerini aşıyor. Onlar şimdi her şeyin fena olmadığını ve daha da iyi olacağına inanıyorlar. Ama sonra başarısızlıklar başlar ve tüm hayallerin gerçek olamayacağını görürler, başkalarının daha iyi hayat sürdüklerini ve güneşin altındaki yer için mücadele gerektiğini öğrenirler. Zaman içerisinde istekler hayalleri aşar. Tatminsizlik ve şikayet insanı başarısızlık çizgisine iten güçtür. Negatif  enerji ışınlayan kişi kendisini negatif parametreleri olan hayatta bulur. Bu doğal ve tüm kanunlara uygun bir durum değil mi?
Dünya, onun hakkında ne kadar kötü düşünseniz, o kadar kötüye gider. Çocuklukta kimse dünyanın kötü ve ya iyi olduğunu fazla aldırmaz ve her şeyi olduğu gibi kabul eder.Siz hala dünyayı yeni keşfediyorsunuz ve eleştiriye fazla kapılmadınız. En büyük küskünlüğünüz yakınlarınıza olurdu, size istediğiniz oyuncağı almadılar diye. Ama sonra ciddi şekilde etrafınıza küsmeye başladınız. Tatminsizlik her geçen gün arttı. İstekleriniz çoğaldıkça, sonuçlar da kötüleşti.
Gençliğini yaşamış ve olgun yaşlara ulaşmış her kes önceleri daha iyi olduğunu söyler.
Garip bir durumla yüzleşiyoruz: siz olumsuz durumla karşılaşıyorsunuz, olumsuz tepki veriyorsunuz, sonuçta durum daha da kötüye gidiyor. Sizin negatif tepkiniz size bumerang şeklinde geri dönüyor. Bu bumerang tepkinizin üç katıdır.
Negatif tepki alışkanlığı o kadar kemikleşmiş ki, insanlar onları hayvanlardan ayıran özelliği kaybediyorlar-şuuru. Salyangoz da dışarıdan gelen uyarılara negatif tepki veriyor. Ama insanoğlu salyangozdan farklı olarak surlu ve bilinçli şekilde dış dünyayla ilişkisini yönete biliyor. Fakat biz bu özelliğimizi kullanmıyoruz, en küçük saldırıda negatif tepki veriyoruz. Agresifliği yanlış olarak güç sanıyoruz, aslinde ne kadar güçsüz ve aciz olduğunuzu sergiliyorsunuz.
Olgun kişi hayatın kötüye gittiğini düşünüyor. Gençler için ise hayat güzeldir. Neden böyle oluyor? Sizin gençliğinizde de yaşlı insanlar vardı ve onlar önceleri hayatın ne kadar güzel olduğunu söylüyorlardı. Burada mesele bir tek insan psikolojisinde değildir- geçmiş hatıralarda kötüyü silip iyiyi tutmak insana has özelliktir. Çünkü tatminsizlik şimdiye aittir, şimdi sanki önceden daha kötüdür.
Eğer hayatın her geçen yıl daha da kötüye gittiğini kabul etsek, dünya çoktan param parça olmalıydı. İnsan tarihinin başlangıcından kaç nesil geçmiş? Her nesil dünyanın daha kötüye gittiğini sanmış. Mesela her yaşlı insan koka kolanın önceleri daha iyi olduğunu söyler. Koka kolanı 1886 yılında icat etmişler. Şimdi onun ne kadar kötü olması gerekir! Belki tat duygusu yaşlandıkça köreliyor? Hiç zan etmiyorum. Yaşlı insan için tek içecek değil, giysiler, mobilyalar, parfümler, başka ne desen, daha kötü olmuştur.
Eğer dünya her kes için tek dünya olsaydı, birkaç kuşak sonra dünya cehenneme dönüşürdü.
Bu çelişkiyi böyle anlarız: bu tek dünya içinde her insan kendi dünyasını kurmuştur.
Yüzeyde her kes için farklı talih senaryoları gözüküyor: zenginler ve fakirler, başarılı olanlar ve başarısızlar, bahtiyarlar ve perişan olanlar. Onlar hepsi bu dünyada yaşarlar, ama her kesin kendi dünyası vardır. Burada her şey nettir, zenginlerin yerleştiği yerler ve gecekondular gibi.
Biri dünyaya son model arabadan bakar, öteki çöp tenekesinden. Birisi bayramda sevinçlidir, öteki kendi problemleriyle boğuşuyor. Her kesin gördüğü ayni şeydir, ama elde edinen tablo farklıdır, renkli filmin siyah-beyazdan seçildiği gibi.
Her birey kendi düşünceleriyle kendi dünyasını oluşturuyor ve ayni zamanda dünyayla ilişki kuruyor. İnsanlar sanki kendi hayat tabakalarında yaşıyorlar, ama bu tabakalar içi içedir ve hepsi bir arada mekan dediğimiz şeyi yaratıyorlar.


12 Kasım 2013 Salı

+ PARA







                             + PARA


Parayla mutlaka bağımlılık ilişkisi kurarsınız, çünkü paraya sahip olmadan onu sevemezsiniz.
Ama yine de bu bağımlılığı mümkün kadar düşük seviyede tutmak lazım. Para size geldiğinde sevinin. Ama asla paranın yetmediğine, kaybettiğine üzülmeyin, yoksa para her geçen gün azalır. Eğer birisi az para kazanıyorsa, onun tipik hatası paranın yetmediğine yakınmaktır. Bu tarz düşünceler size yoksulluğun yolunu açar.
Paranın azaldığına dair endişe duymak da tehlikelidir. Parasız kalmaktan ve ya az para kazanmaktan korktuğunuzda durum daha da kötüye gider. Korku negatif enerjidir. Böyle bir kapana düştüyseniz kurtulmanız zor olur, ama mümkündür. Oluşturduğunuz korkunun nedenini bulun. Burada neden paraya aşırı bağlılık ve ya aşırı para isteği olabilir. İlk başta sahip olduğunuz her şeye şükür edin ve bulunduğunuz durumu kabul edin. Her zaman durumun daha da kötü ola bileceğini unutmayın. Paranı ret edin demiyorum, sadece şimdi onun size akmaması durumu  kabul edin. Oyuncu rolüne girin, o her ya kazanıyor, ya da kaybediyor.
Çoğu insan başkalarının amacına hizmet ederek para kazanıyor. Zenginlik azınlığa has olan şeydir düşüncesi de buradan kaynaklanıyor. Doğrusu her kes zengin ola bilir, yeter ki kendi amacına hizmet etsin. Para maksat değildir, ve hatta maksada ulaşmak için araç değildir, sadece yolunuzda sizi takip eden semboldür. Biz zan ederiz ki maksada ulaşmak için sermaye lazım. İlk başta bu fikir size doğru gele bilir. Biz maddesel dünyada yaşıyoruz, ve burada paranın yardımıyla var ola biliyoruz. Burada her şey satılıyor ve satın alınıyor. Ama birisi sermaye peşinde koşarak asıl maksadı unuta bilir. Para amacın yerini alıyor. Amaç insanın hayatta istediği şeydir.Mesela, siz müstakil evde yaşamak ve çiçek yetiştirmek istiyorsunuz. Ve ya dünyanı gezmek, uzak ülkeleri görmek istiyorsunuz. Kendi çiftliğinizde at yetiştirmek. Okyanusta kendi adanızda hayattan zevk almak. Pop yıldızı olmak.
Tabi bazı maksatlara ulaşmak için bir bavul para lazım. Çoğu insan da aynen bunu yapıyor:bavulla para kazanmaya çalışıyor. Bu kişiler asil amaçlarını ikinci plana atıp parayı düşünüyorlar. Sonuçta ne ulaşılmış amaç olacak ,ne de para. Bunun sebebi düşünce enerjisinin amaca değil,onun sahte yedeğine yönlenmesidir. Eğer siz amacınıza zengin birisi olma şartıyla ulaşmayı düşünüyorsunuz, bu şartı kafanızdan çıkarın. Farz edelim ki, siz dünyayı gezmek istiyorsunuz. Tabi böyle bir seyahat için çok para lazımdır. Hayalinizi gerçekleştirmek için hayalinizi düşünün, zenginliği değil. Para kendiliğinden gelir, çünkü o gereken işarettir. Bu kadar basit. Size çok saçma geldiyse, bunu denemeye kalkın. Amaca paranın yardımıyla ulaşılmıyor, amaca giden yolda para gelir. Para için endişe etmeyin, para kendi size gelir. Paranı düşünmeyin, istediğiniz şeyi düşünün.
Ayni zamanda  paraya çok nazik davranmanız gerekiyor. Yere bozuk para düşürdüğünüzde onu küçümsemeyin, eğilip alın. Parayı harcarken endişelenmeyin. Harcanmak –paranın misyonudur zaten. Eğer bir harcama yapmaya karar verdiyseniz sonradan pişman olmayın.
Harcamaları kısıtlama ve ya para biriktirme enerji fazlası yaratır. Bu durumda hepsini kaybetme olasılığı büyüktür. Para hareketi ,dolaşımı sever ,onu akıllıca harcamak lazım. Zenginler boşuna hayırseverlik yapmıyorlar. Onlar bu şekilde topladıkları servetin ürettiği enerji fazlasını gideriyorlar  ve paralarını koruyorlar.

+ FAKİRİN ZENGİN OLMA HAYALİ

      +  FAKİRİN ZENGİN OLMA HAYALİ


Mantıklı düşünürsek gecekonduda doğmuş insan zengin olamaz. Şimdi cinayet yolunu ve ya milyoncuların masallarını konuşmayalım. Mantıkla bir sonuca varamayız, biz mümkün olamayan şeylerin mümkün olmasına bakalım.
Eğer insan yoksullukta doğmuşsa o yokluğun içindedir, o yokluğa alışıktır ve bu yokluk onun bilinçaltının güçlü kaydı şeklindedir. İçimizdeki dışa yansıyor, yokluğun içinde fakirlik enerjisini üretiyoruz. Fakirlikten nefret etmek, zenginlere imrenmek ve zengin olmayı istemek sizi zengin hayata götürmez. Bu üç şeyle fakirlikten kurtulmak mümkün değildir. Nedenini araştıralım.
Hayata adım atmış çocukların ilk keşiflerinden birisi odur ki, bir şeyden nefret etmek, istememek o şeyden kurtulmak anlamına gelmiyor. Bazı zaman kalbinden haykırış kopar:”Ama ben bunu istemiyorum! Ben bundan nefret ediyorum! Neden beni bırakmıyor? Neden benim başıma geliyor?”
Bu soruyu tek çocuklar değil,  büyükler de sorarlar kendilerine. Gerçekten bu durumu kabul etmek zordur: İstemediğin şey oluyor, nefret ettiğin şey hep başına gelir.
Kendi fakirliğinizden, işinizden, fiziksel özelliklerinizden, komşulardan, sokak köpeklerinden, alkoliklerden, uyuşturucu bağımlılarından, hırsızlardan, mafyadan, devletten nefret ede bilirsiniz… Ne kadar çok nefret edersiniz, o kadar çok hayatta karşınıza çıkar.
Düşüncenin güç topladığından sonra kendi başına var olamaya, çoğalmaya, sizi kontrol etmeye ve gerçekliğe şekil vermeye çalışacağını söylemiştik. Düşüncelerimiz bir yerden sonra bizi ve gerçekliğimizi kontrol etmeye başlar. Ve negatif düşünceler daha fazla enerji üretiyorlar.
Yoksullukta doğan kişiye geri dönelim. Onun zengin olma hayali vardır. Ama tek hayal bildiğimiz gibi hiçbir şeyi değiştirmez. Tek hayal işe yaramaz. Koltukta uzanıp tembelce düşünmek olur: şimdi burada bir tabak çilek olsaydı. Ama nerede bulurum, şimdi kış mevsimidir. Zengin olmak isteyen fakir bu şekil düşünüyor.
Kişi almak istediği için hareket etmeye hazır değilse, o istediğini alamaz. Harekete ise kendi inançları yüzünden geçmiyor, hareket etsem bile bir şey elde edemem, bir şey çıkmaz. Böylece kısır döngü oluşuyor. Arzu güç sağlamaz. Arzu parmağı bile kıpırdatmaz. Bunu yapan niyettir. Niyet nedir? Hareket etme kararlığı. Niyet ayni zamanda sahip olma kararlığını da içerir. Şimdi dersiniz ki, bunların hepsi bende var, ben zengin olmak istiyorum.
Hayır. İstemekle bir şeyin olmasına hazır olmak arasında uçurum kadar fark var.
Mesela fakir insan kendini zengin ortamda rahat hissedemez, çok lüks mağazada tedirginlik yaşar. Kalbinin bir köşesinde kendini bunlara layık görmüyor. Zenginlik fakirin rahat ede bileceği ortama girmiyor, çünkü zenginliğin değerlerinden çok uzaktır. Yeni koltuk hoştur, ama eskisi onun için daha konforludur.
Yoksullar zenginliğin dış görüntüsünü biliyorlar: köşkler, villalar, son model bahalı arabalar, mücevherler. Fakiri bu ortama yerleştirin, o rahat edemez. Ona bir bavul para verin, o sapıtır ve kısa zamanda parayı kaybeder. Onun ışınladığı enerji bu hayata çok zıt gelir.
Fakir zenginliğin işaretlerini kendi konfor alanına aldığına kadar, kendini şık ve bahalı şeylerin sahibi hissede bileceğine kadar yoksul olarak kalacaktır. Bu düşünce kaydı silinmese, fakir hazine bulsa bile, yoksul olur.

Zenginliğe giden yolda engellerimizden birisi de hasettir. Bildiğimiz gibi birisine haset etmek onun başarısına kızmak demektir. Bu bakımdan bu duygu olumsuzdur. İnsan psikolojisi öyle çalışıyor ki, birisinde bir şeye imrendiğimiz zaman o şeyi küçümsemeye çalışırız. Kara hasedin mantığı böyle çalışır: Ben onun sahip olduğu şeye imreniyorum. Bende bu şey yoktur ve olması çok zor. Benim ondan neyim eksik? Demeli onda olan şey kötüdür ve bana lazım değildir” Düşüncemiz haset ettiğimiz şeyi yüzeysel olarak değersiz yapıyor ve bilinçaltımız bunu ciddiye alıyor ve bu şeye sahip olmamamız için elinden geleni yapıyor.
Fakirlik düşüncelerinin nasıl çalıştığını gördünüz. Bundan sonraki makalemde durumu değiştirme yollarına bakacağız.


10 Kasım 2013 Pazar

+ SUÇLULUK DUYGUSU




                        + SUÇLULUK DUYGUSU


Bizim  hayatımızı şekillendiren kalıplarınızdan birisi de suçluluk duygusudur.
Suçluluk duygusunun bedeli her zaman ceza oluyor. O olmadığı süreçte ceza da gerçekleşmez.
Mutlaka  işledikleri kötülükten dolayı vicdan azabı çekmeyen kişilere rastlamışsınız. Onlar gayet normal hayatlarını devam ederler, onların başına bir şey gelmez. Tam tersi doğuştan suçluluk duygusu barındıran, ama iyi, vicdanlı insanların başına arka arkaya musibetler gelir, vicdansızları ise başarılar takip eder. Bu durum bize adaletsizliği değil, düşünce-duygu blokajının nasıl çalıştığını sergiler.Tabi biz adaletin galip gelmesini ve kötünün cezalandırılmasını isteriz. Ama tüm manzarayı göremediğimizden Yüce Adaletin de nasıl çalıştığını izleme fırsatımız olmuyor. Ama şimdi konumuz bu değildir.
Bilmemiz gereken o ki, suçluluk duygusu her zaman ceza içeren senaryoyu doğuruyor, üstelik bizim haberimiz olmadan. En iyisi ufak olumsuzluklar oluyor, kötüsü- korkunç kazaya uğrarız. Suçluluk duygusu bunları yapar. O pozitif, hayırlı şeyleri barındıramaz, bir tek yıkıcı şeyleri yaratır. Vicdan azabıyla kendinizi harap etmeyin, bu işe yaramaz. Öyle davranın ki, sonucunda vicdanınızla savaşmayın. Ama bir hata yaptıysanız, boşuna kendinize azap vermeyin, bundan kimseye hayır gelmez.
Suçluluk duygusu başkalarının elinde sizi manipule etmek için kullandıkları ipliktir. Manipule böyle gerçekleşiyor: “Sen ben diyeni yapacaksın, çünkü sen suçlusun” ve ya “Ben senden iyiyim, çünkü sen haksızsın.” Bunları size söyleyen kişiler dürüst ve doğru görünüşe sahipler. Onlar neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyorlar. Onlar her zaman doğru sözleri buluyorlar, çünkü her zaman haklılar ve doğru davranırlar. Burada bu tür doğru insanların hepsinin başkasını kontrol etme gibi alışkanlığı olmadığını söylemek lazım.. Ama dürüstlük ve doğruluk abidesi olan çoğunluk hep karşısındakini manipule etmeye çalışır. Bunu neden yapıyorlar? Genelde bunu bilinçsizce yapıyorlar. Kuşku ve güvensizlik onları içten içe kemiriyor. Onlar başkalarına ders vererek, kontrol ederek kendi zayıf taraflarını kapatmaya çalışıyorlar. Birisi suçluluk duygusunu kabul ettiğinde hemen onu manipule etmek için biri ortaya çıkar ve enerjisini çekmeye başlar. Birisinin etkisinden kurtulmak için ilk başta suçluluk duygusundan kurtulmanız gerekiyor. Siz kimseye hesap vermek zorunda değilsiniz, sizin kimseye borcunuz yoktur. Eğer gerçekten suç varsa, sadece cezasını çekmek lazım, hep suçlu kalmanız gerekmez. Yakınlarınız borcunuz var mı? Yoktur. Siz onlarla mecbur olduğunuz için değil, istediğiniz için ilgileniyorsunuz. Bu başka bir şeydir. Hesap verme alışkanlığından vaaz geçin. O zaman sizi kullanmaya kalkışanlar size kanca atmaya bir şey bulamazlar ve sizi rahat bırakırlar.
Suçluluk kompleksinin çıkış noktası suçtur. Siz bir şeylerde kendinizi yetersiz hissettiğinizde kendinizi suçlarsınız. Mahkeme başlar ve siz duruşmada kendinize hakim biçilirsiniz. Ama siz ilk görünüşte hakimsiniz. Aslinde durum böyle değildir. Siz suçu üzerinize almaya baştan hazırsınız, hangi suçu, önemli değildir. Sadece prensip gereği suçlu olmaya razısınız. Durum böyle olunca ceza almaya da razısınız. Kendinizi başkalarıyla kıyas ettiğinizde siz onlara sizden üstün olmaya izin veriyorsunuz. Dikkat eden, bu hakkı, yani başkasının sizden iyi olma hakkını ona yine de siz veriyorsunuz. Onlar belki de böyle düşünmüyorlardı, siz kendiniz karar verdiniz, kendinize başkalarının yerine hakim oldunuz. Bu durumda onlar sizi suçlamaya başlar, çünkü mahkemeyi siz kurdunuz.
Kendiniz olma hakkını geri alın ve zanlı durumundan çıkın. Kimse sizi suçlayamaz, siz kendinizi suçlu bulamayana kadar. Birisinin olumsuz tarafları olunca bunu fark eden kişiler her zaman bulunur. Evet, bulunur. Ama bir tek siz bu özelliklerinizden dolayı kendinizi suçlu hissettiğinizde bu kişiler ortaya çıkar. Siz bir anlık bile suçluluk duygusuna kapılsanız, mutlaka bunu hissedenler olacaktır. Ve tam tersi: siz bu duygudan uzaklaşsanız, kimse sizin üzerinizden puan toplamayı düşünmez. Biz her zaman içimizde olanı dışarı yansıtıyoruz. İnsanlar bir birileriyle görünmez duygu-tepki bağlarıyla bağlana biliyorlar. Duygu da bir enerji formu olduğundan biz onu yayınlıyoruz, karşı taraftan da alıyoruz. Sizin içinizdeki suçluluk duygusunu, inanın karşınızdaki sizden iyi bilir.
Suçluluk duygusunu barındıran kişi bu duygudan yoksun olan, güçlü birisine itaat etmeye eğilimlidir. Ben suçumu kabul ettiğimde cezayı da bilinçaltımda kabul etmişim, dolayısıyla ben boyun eğmeye razıyım. Ben şimdi insanları kuklalara ve emir sahiplerine bölmek istemiyorum. Ama dikkat edin, hükümdarlar ve iktidar sahipleri suçluluk duygusuna kapılmazlar.
Suçluluk duygusundan nasıl kurtula biliriz? Burada kendini affetme ve kabul etme yine işimize yarıyor. Özür dileme, kendi hatalarını kabul etme, günah çıkarma-bunlar hepsi suçluluk potansiyelini azaltma yöntemleridir.
Suçluluk duygusu bazı zaman hiç suç ortada yokken kişiyi takip eder. O sanki suçlu doğmuştur, sanki doğduğundan, var olduğundan dolayı özür diliyor. Bu bilinçaltındaki çocukluktan ve ya soydan gelen derin blokajdır. Bu durumda blokajınızla çalışacaksınız. Dikkatiniz ona yönelteceksiniz, onu kabul edeceksiniz. Burada size yardım edecek sizin dikkatinizdir. Kendinizi izleyin, duyguyu hissettiğiniz anda onun farkında olun, ona bakın. Bunu sürekli yapmaya çalışın ve bir zaman sonra suçluluk duygusunun kaybolduğunu görürsünüz.
Suçluluk duygusunu ret etmek agresif ortamlarda hayatta kalmanın tek yolu ola bilir: ceza evinde, askerlik döneminde, sokakta, çetede. Sovyetler Birliğinde politik mahkumları mahsustan canilerin, ağır suç işleyenlerin yanına yerleştiriyorlardı, ki iradeleri kırılsın. Ama politik mahkumlar güçlü kişiliğe sahip olduklarından burada otorite olmayı başardılar, saldırıya, baskıya maruz kalmadılar. Onurlu, bağımsız kişiliğe sahip olmak fiziksel bakımdan güçlü olmaktan daha önemlidir. Fiziki güç insanın sahip ola bileceği özelliktir, kişiliğin gücü ise ender rastlanıyor. Özgüvenin anahtarı suçluluk duygusunun olmamasıdır.
Kendi kurallarınızla yaşamaya kendinize izin verin. Kimsenin sizi suçlamaya hakkı yoktur. Sizin kendiniz olmaya hakkınız vardır. Eğer kendiniz olmayı seçersiniz bilinçaltınızdan suçluluk duygusunu silmiş olursunuz. O zaman şaşırtıcı bir şey gerçekleşir: kimse sizi incitmeye, kırmaya cesaret etmez.