22 Ocak 2014 Çarşamba

+ DUALİZM

                                               









                                                           
 
                 DUALİZM

Maddeden, enerjiden, mekan ve zamandan oluşan Evrende öyle bir durum ve ya varoluş yok ki, onun zıttı mevcut olmasın. Gecesiz gündüz, gölgesiz ışık, soğuksuz sıcaklık, kötülüksüz iyilik, acısız mutluluk yoktur. Tam ışıktan tablo yaratmak mümkün değildir,orada muhakkak gölgenin olması gerekir. Evrenin doğası ikicilik içerir, Evren dualistiktir, yani ikicilidir.
Bilgeler diyorlar ki, tezatların varoluşu bizim dünyayı ve ruhsal alemi anlamakta bize yardımcı oluyorlar. Tezatların birliği gelişimin, hareketin temelidir.
Fakat ikicilik, zıtlıklar insanın içinde  mücadele edince sınır hastalıkları, nevrozlar ortaya çıkar. Biz bir deneyimi iyi, o başkasını kötü adlandırdığımızda, biz kötüyle savaşmaya başlıyoruz. Dünyanın dualistik doğası insan bilincini bölüyor ve modern çağın en yaygın hastalığını –nevrozu tetikliyor. Ben-Başkaları, Biz-Siz, Hayır- Şer, Işık- Karanlık ayrışımı bizi çizginin bir bu, bir öteki tarafına sürüklüyor.
Tabi hayır ve şerrin farkını bilmek gerekir, ama hep ikicilikte yaşamak bizi yoruyor ve kısıtlıyor. Böyle yaşam bize korku, acı, güvensizlik, acizlik, ıstırap veriyor. Biz dualizmin bir yönünden o biri yönüne sürekli geçitler yapıyoruz. Biz şaşkına dönüyoruz. Bizi sarsan şeylerin sebebini dış etkenlerde arıyoruz, fakat bunların kökeni bizim zihnimizde yerleşmiş ikili sistemdir-dualizmdir. Biz ruhsal evrimleşme sonucu bu ikiciliği, zıtlıkları bir araya getirip harmanlaya becerdiğimizde dış dünyadaki karşı durmalar kayboluyor.
Aydınlar, Öğretmenler, şamanlar bu içimizdeki dualizmi yok etmek için çeşitli teknikler uygulamışlar, yollar göstermişler. Bu tür çalışmaların amacı -zıtlıkları birleştirip daha yüksek bir seviyede onların sentezini, yeni bütünlüğü yaratmaktır.
Bu pratiği uygulamak, Bütüne, Birliğe ulaşmak kolay yol değildir. Dualizm her an tetiktedir: bizim bilincimizi parçalamak için, bizi bir birimizden ayırmak için.
Pratikte bilmemiz gereken odur ki, bizim içimizde zıt anlayışların, güçlerin barıştığında savaş sırasında edindiğimiz nevrozlar da kaybolup gidiyor. Bundan dolayı kişisel gelişim çalışmalarında biz kendi karanlık yanlarımızı sevgiyle kabul edip affediyoruz. Biz kendimizi affedip kabul ediyoruz. Aslinde biz karanlık ve ışık yanlarımızı birleştirmek ve zıtların sentezini oluşturmakla  yeni, bütün bir kişiliye sahip olmak istiyoruz. Başka değişle biz dualizmi içimizde eritiyoruz. Şimdi siz dersiniz ki, neden dualizmi yok edelim, ikicilik tüm Evrene has özelliktir, insan için de öyle değil mi?  
Tüm Evren ve insan dahil Tek’e doğru hareket eder, bütünleşme ve bir olma eylemindedir. “Tek”in içinde karşılaştırmalar, kıyaslar, farklılıklar, zıtlıklar yok oluyor, çünkü karşı konulan bir şey yoktur, karşı konulabilecek her şey Birliğin dışında kalıyor. İlahi boyutun derinliklerinde tüm tezatlar yok olmaya başlıyor, Tek’in içinde eriyip gidiyorlar.
Biz zıtlıkların birleşmesini nötr olma ile aynı durum olduğunu düşünmüyoruz. Nötr iki farklı zıt anlayışların ortasında olma demektir, yani karşıt yanların var olmasını kabul etmek demektir. Birlik boyutuna gelmek bu iki karşıt tarafları birleştirmek demektir, onların sentezidir.
Dualizm insan bilincini parçalıyor. Bu parçalamanın sonucunda obje ve subye, izleyen ve izlenilen, bilgiyi benimseyen ve bilgi- ortaya çıkıyor. İnsan bilincinin bölünmeinin temelinde onun egosu yatıyor. Egonun iki temel özelliği vardır- kendini sonsuza kadar var etme ve kendini tüm dünyadan ayrıştırmak. Ben ve ben olmayan- bu ikicilik tüm başka ikiciliklere yol açıyor.
Dünyada her objenin, durumun karşıtı olunca biz dünyayı zıtlıkların, karşı durmaların sonsuz alanı gibi algılaya biliyoruz.
İlk bakışta baz aldığımız genel ikicilik bize barışmaz karşıtlar ve zıtlıklar gibi gözüke bilir.
Ama durum böyle değildir. Zıt kutuplar aslinde Biri oluşturan iki özelliktir. Zıt taraflar Birin yansımasıdırlar, bir kavramın iki uç noktalarıdır, biri olmasa- o birisinin de varlığı mümkün değildir. Bizim Evrende bir kutup karşıtı olmadan var olamaz. Kolaylık zorluksuz olmuyor, sahip olmak kaybetmeden olmuyor. Biz iyiyi kötü olmadan nasıl algılarız, onun iyi olduğunu nasıl anlarız? Bu kuralın ruhsal gelişimde büyük rolü vardır. Dualizm bize  acının, hastalığın, ıstırabın yanı başında sevincin, sağlığın, mutluluğun var olduğunu anlatıyor. İnsan hayatı boyunca bir kutupta yaşayamaz. Bulunduğu durumu anlaması için karşıt durumu da bilmesi gerekiyor. Bundan dolayı kendi negatif taraflarımızla savaşmak akılsızca bir iştir.
Tüm zıtlıklar biri birisini tamamlıyorlar, onlar bir objenin farklı yansımalarıdırlar.
Evrenin dualistik doğasını anlamayan kişi hep negatif kutuplara savaş açacaktır, karşı koyacaktır. Bununla o sadece negatifi daha da güçlendirecektir. Biz bir negatif olayı davranışlarımızla, hareketlerimizle yok etmeye çalıştığımızda biz ona güç veriyoruz. Karşı gelmek-hayattır. Karşı koymak- bu bir şeyi engellemek, durdurmak, yok etmek için harcadığımız enerjidir. Siz bir şeye enerji harcadığınızda, onu güçlendiriyorsunuz aslinde!

Tüm ruhsal çalışmaların sırrı burada yatıyor. Kabullenme, affetme. Çünkü negatifi kabul edince o çözülmeye başlar, kendinizi, başkalarını, hayatı affettiğinizde değişim başlaya bilir. 

20 Ocak 2014 Pazartesi

+ İŞ HAYATINIZ










                      İŞ HAYATINIZ

 Yaratıcılık bizim Dünyaya gelişimizin sebebidir. Biz yarattığımız zaman Yaratıcının özelliğini gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu nedenle hayallerimizi gerçekleştirmek fıtratımızın yansımasıdır. Hayalinizin peşini bırakmayın, hayatınızın yaratıcısı olun, kalbinizden gelen arzunuz er ve ya geç gerçekleşeceğinden hiç kuşkunuz olmasın. Yıllar geçse bile siz istediğinizi alırsınız. Biz böyle yaratılmışız: biz bir şeyi hayal ettiğimizde tüm Evren bize yardıma koşar. Sevdiğimiz işi yaparak, yaratarak biz içimizdeki potansiyeli açığa çıkarıyoruz, kalbimiz sevgiyle ve huzurla doluyor.Hatırlayın ne zaman bir işi bitirdiğinizde yorgunluğunuza rağmen mutlu oluyordunuz? Yarattığınız zaman. Sevmediğiniz işi yaparken siz  sadece bitkinlik  hissedersiniz.İnsan için hayatta en önemlisi sevdiği işi yapmaktır. Sevdiğiniz işi yaparken yaratmaya başlıyorsunuz, sevinçli ve mutlu oluyorsunuz. Siz işinizden ve hayatınızdan zevk alıyorsunuz.Fakat çoğu zaman insanlar sevmedikleri işte çalışmak zorunda kalıyorlar. Yaptıkları işi sevmiyorlar, ondan zevk alamıyorlar. İşinden nefret eden kişi bu negatif duyguyu hayatının başka bölümlerine de taşır. Hayatı, sağlığı olumsuz şekilde etkilenir.
Siz sevdiğiniz işin arayışına girmeden önce şimdi yaptığınız işe saygılı olmaya öğrenin. Bu iş sonuçta sizin geçiminizi sağlıyor. İşinize pozitif yaklaştığınızda hayatınız da pozitif şekilde değişmeye başlar. Biz daha önce de defalarca bunun altını çizmiştik: bir şeyi değiştirmek istediğinizde elinizde olana teşekkür edip şükür etmelisiniz. Kötü düşünceleri, kötü cümleleri kafanızdan silin. Ben “işimden nefret ediyorum” cümlesi sizin yeni iş arayışınızda ciddi engel oluşturur. Kendinizde düşünme kültürü yaratın, sözlerinize, cümlelerinize dikkat edin. Bu sözler ve cümleler sizin hayatınızın haritasını çiziyorlar, bunu unutmayın. Değerli okulum düşüncenin maddeye dönüşme özelliğini ilk makalemden size aşılamaya çalışıyorum ve bunu başardığımı umuyorum.
Şimdi konumuza gelelim. Konumuz iş idi. Diyelim ki, siz şimdi yaptığınız işe saygı duyuyorsunuz, ama kalbinize, hayalinize uygun iş istiyorsunuz. Yeni iş arayışına çıkmışsınız.
Ne istediğinizi biliyor musunuz? Bir düşünün, yeterli paranız olsaydı hangi işle uğraşmak isterdiniz? Hemen o işe başlayın. Günde en az bir saat ona ayırın. Genelde bizim hobimiz zaman içinde esas işimiz oluyor ve bize para kazandırıyor. Sevdiğimiz iş hayatımıza huzur ve sevgi katıyor. Eğer esas işinizden sonra hobinizle uğraşmaya zamanız kalmıyor, bir düşünün, hangi engelleri kendiniz yaratıyorsunuz ve onları ortadan kaldırın.
Bazı zaman işinizden memnun ola bilirsiniz, ama bu iş size yeterli kazanç getirmiyor. Burada düşüncelerinizi kontrol edin. Belki siz paranın hayatınıza girmesini engelliyorsunuz?
İnsan sevgiyle, coşkuyla yaptığı işten muhakkak para kazanır.
Çoğu insan 35 yaşına geldiğinde işini bırakıp tamamen başka alanda çalışmaya başlıyor. Bu çok normal durumdur. Değişimlerden korkmayın, adım atın. İçinizden bir dürtü değişim istiyorsa, ona uyun, çünkü bu duygu değişim zamanın geldiğini size işaret ediyor. Yeni sayfa açmaya hiçbir zaman geç olmuyor. Yeter ki, sevdiğiniz işi yapın.
Düşüncenin yarattığını unutmayın. İstediğiniz işi hayal edin ve siz onu mutlaka alırsınız.
İşle ilgili olumsuz düşünceleri analiz edin. Onlar bu şekilde ola bilirler:

  1. Ben severek yapacağım ve bana para kazandıracak işi bulamam.
  2. Ben hoşlandığım iş yeterli para kazandırmıyor.
  3. Ben işimi sevmiyorum, ama başka iş bulamam diye bırakamıyorum.
  4. Sevdiğim iş çok zamanımı alıyor, ben aileme yeterli zaman ayıramıyorum.
  5. İşimi değiştirmeye korkuyorum. Bu işte iyi kolektif vardır, iyi arkadaş çevrem oluşmuştur.
  6. Ne işi, ne de iş arkadaşlarımı seviyorum.
  7. Az çalışıp çok para kazanmak istiyorum.

Bu kısıtlayıcı, olumsuz düşüncelerden hangisini kendinizde bulsanız, onunla çalışmaya başlayın. Onu yerine işinize yarayacak, olumlu düşünceleri bilinçaltınıza yerleştirin. Kendiniz istediğiniz cümleyi yaza bilirsiniz, ve ya bu olumlamanı kullana bilirsiniz:
Bu dünyada daima bana uygun iş vardır. Ben istediğim işi buluyorum.

Yeni işi hayalinizde canlandırın, duyguları yaşayın. Bu cümleyi de evde, sokakta yürürken, her yerde ve her zaman içinizde bir şarkı sözleri gibi tekrarlayın. Kısa zamanda düşünce enerjisinin gücünü hayatınızdaki değişimde hissedeceksiniz.

19 Ocak 2014 Pazar


                                         İLETİŞİM KURALLARI



İki insanın görüşmesinde bulunduğunuzu hayal edin. Bunların birisi Japon’dur, o birisi ise Türk. Her birisi kendi dilinde konuşuyor. Japon kendi dilinde Türk’e önemli düşüncesini anlatmaya çalışıyor, Türk de kendi dilinde bir şeyler anlatmaya çalışıyor. İki tarafın da içten çabaları, anlamaya çalışmaları işe yaramıyor.
Şimdi böyle bir sahneyi bir saat içinde izleseniz bu normal durum ola bilir. Gün içinde bunlar yine anlaşamazsalar ise, burada bir gariplik var dersiniz. Ayni kişiler bir yıl boyunca konuşarak yine ne konuştuklarını bilmeseler, ortak bir dile gelmeseler siz buna tam bir saçmalık dersiniz.
Değerli, okurum, dünyada birçok insan bir biriyle böyle farklı dillerde konuşuyorlar. İnsanlar hayatları boyunca başkasının ne söylediğini anlamaz ve kendini de anlatamaz. Yaşamları boyunca farklı dillerde konuşan eşler vardır. Eşleri bırakalım, baba-evlat, anne-kız bir birini anlamakta bazen zorluk çeker. Onlar yakınlaşmak isterler, çaba gösterirler, ama faydası olmaz. Acı çekerler, ama iki yakın, doğma insan bile farklı dillerde konuştukları süreçte onların yakınlaşmaları mümkün olmuyor.
İletişim kurduğunuzda karşı tarafın dilinden nasıl anlarsınız? Anlamak ve anlaşılmak için hangi stratejiyi kullanmamız lazım?
Biz burada sahneden insanlarla konuşma sanatının püf noktalarını konuştuk. Ama iş yerinde, evde, sokakta insanlarla iletişim kurma becerisi de çok önemlidir. Bazı zaman işin gidişatı tek bir kişiye bağlı ola biliyor. Ve burada sizin bu kişiyle iyi bir iletişim kurmanız çok önemlidir.
Bir tek iş hayatında değil, ailede ve arkadaşlarınızla da iyi ilişkiler kurmak için iletişim kurallarını bilmek size yardımcı olur.
Be burada derleyip topladığım esas kuralları size sunuyorum. Siz de onları kendi hayatınızda
Hemen kullanmaya başlayın.
Birincisi- gülümseyin. Gülümsemeniz Dünyayı aydınlatsın. Tanıdığınız ve tanışmadığınız kişilere her zaman gülümseyerek yaklaşın. Bu gülümseme samimi ve yürekten gelen gülümseme olacaktır, bununla siz karşı tarafa onu önemsediğinizin ve ona değer verdiğinizin sinyalini veriyorsunuz.
İkincisi-sırtınızın her zaman dik olacaktır.Siz duruşunuzla güvenilir ve güçlü kişiliğe sahip olduğunuzu sergiliyorsunuz. Açık, güler yüzünüzle, emin duruşunuzla siz pozitif insanları kendinize çekersiniz, sizinle iş yapmak isteyen çok olur.
İletişim kurduğunuz insanın gözlerine bakın, kendi gözleriniz kaçırmayın. Yan bakan gözler size iletişimde iyi puan getirmez, sizin yalan söylediğinizi düşüne bilirler.
Dördüncüsü- konuştuğunuz insanla aranızdaki mesafeye dikkat edin. Karşı tarafın rahat ede bilecek mesafeyi hissetmeye çalışın. Mesela bir Japon’la konuştuğunuzda ona bir adımdan az yaklaşmanız onu rahatsız eder.
Beşincisi- kompliman etmeyi unutmayın. Konuşmanızı iyi, hoş sözlerle canlandırın, onu küçük ayrıntılarla mutlu edin.Ama yalakalığa uğramadığınıza da dikkat edin, Hoş sözler her kesi mutlu eder, yalakalıkta ise sahtelik vardır, ve insanlar bunu hissederler.
Altıncısı ellerinizi bağlamayın. Ne kadar açık olamaya gayret etseniz, elleriniz bağlı olduğunda iletişim kurduğunuz insan sizin art niyetiniz olduğunu düşüne bilir.
Yedincisi- beden dilini kullanın. Bilim adamları iletişimde bir insanın başkasını etkilemesini böyle açıklıyorlar: % 55 etkileşim bedenle oluyor, % 30 sesle ve sadece % 7 konuşmanın içerliği teşkil ediyor. Bunun için sizin gülümsemeniz, açık olmanız, hareketleriniz çok önemlidir.
Sekizinci tavsiye – iyi dinleyici olun. Dinlemeyi öğrenin. Konuştuğunuz kişi için en güzel armağan sizin onu dikkatle dinlemeniz, tastık etmenizdir, desteklemenizdir. Dinleyin, dinleyin ve yine de dinleyin! İyi bir iletişimin en büyük sırrı budur.
Çoğu insan konuşma sırasında kendinin daha akıllı, daha bilgin, daha güçlü olmasını göstermeye gayret ediyor. Onu karşı tarafın hangi ruh halinde görüşten ayrılacağı ilgilendirmiyor. Böyle yaptığımızda biz kendimizi ispatlaya biliriz, ama bir arkadaşı, insanı kaybederiz. Kimse kimseden üstün değildir, biz hepimizi insanız ve biriz. İletişimde karşı tarafı rencide etmekten, eleştirmekten her zaman kaçının. Birisini rencide ettiğinizde ömürlük düşman elde ede bilirsiniz. “ Arkadaşlar gelip gidiyorlar, düşmanlar ise kalıcıdırlar”
Dokuzuncusu- konuştuğunuz insanın ismini sık telaffuz edin, ona her fırsatta ismiyle hitap edin. Biz hepimiz ismimizi duymaktan hoşnut oluruz, bizim ismimiz kulağımıza hoş gelir.
Kırk yıl bundan önce bir telefon şirketi bizim hangi sözü daha çok kullandığımızla ilgili araştırma yapmıştır. Meğerse en çok kullandığımız sözcük “ben” dir. Ben iyiyim. Ben güzelim. Ben akıllıyım. Ben, ben ,ben! Biz günde en az 500 defa bu sözü kullanıyoruz.
Bundan dolayı siz de konuşma sırasında mümkün olduğunca çok konuştuğunuz insanın ismini
kullanın. İnanın her serfinde onun kalbine meltem sürmüş olursunuz

18 Ocak 2014 Cumartesi

+ BAZI HATİPLİK TEKNİKLERİ

                Bazı hatiplik teknikleri



Konuşma sırasında hareketli, dinamik olmaya çalışın. Günümüzde insanların enerjiye ve coşkuya ihtiyacı vardır. Yerinizde durmayın, sahnede gezinin, dinleyicilere yaklaşın ve ya sahnede uzaklaşın. Önemli düşüncelerinizi ellerinizle destekleyin.
Bilim adamları araştırmalar sonucu böyle bir kanaate gelmişler: konuşma sırasında bizim karşı tarafı etkileyişimizin  % 55 bizim beden hareketleridir, % 38 sesimizin ayarıdır, güvenilir olmasıdır, ve sadece %  7 bizim söylediklerimizin içeriğidir, anlamıdır. Konuşmaya hazırlandığınızda bunu dikkate alın; başarınızın %55 sizin el kol, beden hareketlerinize bağlıdır.
Nasıl dinleyicileri vücudunuzla etkileye bilirsiniz? Çok basit. Sizin omuzlarınız arkaya çekilmiş, omurganız ise dik olacaktır. Düzgün güvenilir duruşunuz dinleyicilere verdiğiniz en iyi sinyaldir. Siz kendinizden ve söylediklerinizden eminsiniz, siz güçlüsünüz. Önce insanlar size güvenir, daha sonra sizin söylediklerinize. Tersi hiç olmuyor.
Bükülmüş, omuzları sarkmış hatip görünüşüyle söylediklerinin etkisini yok ediyor. Kendine güvenmeyen insan başkalarından ona güvenmeyi nasıl bekler? Vücudunu soru işareti şekline sokmuş  birisi “ben mutsuzum, yorgunum, hastayım “–diyor. Böyle birisi ne konuşsa-nafile, kimse onun dediklerin güvenmez.
Bu durumdan kaçınmak gerekiyor. Aynanın ve ya kameranın karşısına geçip provalar yapın: duruşunuzu, yüzünüzde gülücüğü, yürüyüşünüzü düzeltmek için antrenman yapın. Sahneye güler yüzle, dinamik, enerji dolu çıkamaya dikkat edin.
Konuşurken insanların gözlerine bakın. Sizi dinleyen her birisiyle göz göze gelin. Eğer insanın gözleri yukarı, aşağı, sola, sağa bakıyorsa-onun yalan konuştuğunun izlemini alırsınız. Bu sebepten insanların gözlerinin içine bakmak çok önemlidir.
Kendi hayatınızdan misal getirmeye üşenmeyin. Söylediklerinizi kendi yaşadıklarınızla destekleyin. Komik gözükmekten korkmayın, birkaç anlık sizi dinleyenler sizi kendilerine yakın arkadaş hissederler, bu da sizin sözlerinizin etkisini güçlendirir.
Hayal gücünüzü kullanın. Canlı, abartılı, güzel hayaller kurup misaller getirin. Böyle misaller insanların hafızasında yerleşir. Canlandırdığınız bir resim uzun konuşmalardan daha etkileyici oluyor.
Kısa ve öz konuşmaya da dikkat edin. Burada iyi bir hatip olmuş İngiltere’nin deha Baş Bakanını Winston Churchill’i size misal getirmek istiyorum. Günün biri onu Oxford Üniversitesinin öğrencileriyle görüşe davet ediyorlar. Churchill sahneye çıktığında tüm izleyicileri göz atıp oluşmuş sessizlikte tek bir cümleyi bağırdı: “ Hiçbir zaman pes etmeyin!
Sonra mikrofonu dudaklarına yaklaştırıp tekrar etti: “Asla, asla, asla pes etmeyin!” Bu konuşma onun hayatının ek kısa konuşmasıydı. Burada ona sözlerini açıklamaya gerek yoktu, çünkü tim hayatı bu sözlerin ispatıydı.
Çıkışlarınızda sizi dinleyenlerin menfaatlerinden konuşun, kendinizin değil. Onları ilgilendiren şeylerden onlara haber verin, sizin ilgi alanınızdan değil.
Theodore Roozevelt  Amerika’nın iki dönemin Devlet Başkanı olmuştur. Bildiğiniz gibi onun bacakları felç olmuştu ve o engelli sandalyede geziyordu. Fakat o asrın en parlak politikacısı ve hatibidir.
Genç Roozevelt New York belediye başkanı seçimleri sırasında ülkeyi gezip çiftçilerle konuşuyordu. Sizce politikacı çiftçilerle neyi konuşuyordu? Eğitimi ve ya banka sistemini? Hayır. Roozevelt’in konuştuğu şey traktörler, ekim problemleri, yakıt fiyatları idi. Yani çiftçileri direk ilgilendiren konulardı.
Şimdi tüm burada yazdıklarımı toparlamaya çalışalım. Hatibin bu sorulara cevap bulması gerekir.
Beni dinleyecek insanlar kimlerdir?
Onların hayalleri nelerdir?
Onları neden korkarlar?
Onlar ne isterler?
Onların problemleri nedir?
Siz bir insan topluluğuna sadece kendinizi anlatmak için sahneye çıkmıyorsunuz,siz onları onlara anlatacaksınız,onların değişimini sağlamak sizin için en büyük zaferdir.
İyi bir hatip olmak istiyorsunuzsa bundan önceki hayatınıza meydan okuyun! Sadece sahneye çıkın ve konuşun. Bacaklarınız titresin, sırtınızdan sular aksın, siz devam edin. Bu iyi bir hatip olmanın tek yoludur.



17 Ocak 2014 Cuma

+ HATİPLİK SANATI


                                          













          HATİPLİK SANATI


   Değeli okurum! Eğer senin kalbinde hayalinin yıldızı doğduysa ve kendine büyük hedefler belirlediyse, senin hemfikirlere ve yol arkadaşlarına ihtiyacın vardır. Büyük hedefler büyük takımlarla


elde edilir. Senin içindeki potansiyeli, yaktığını yıldızı insanlara yansıtman için konuşman gerekecektir. İyi bir konuşmacı olmak için ise hatiplik sanatını benimseyeceksin, araştırıp bilgi edineceksin. Belki senin hayalin bir tek seninle ilgilidir, ama yine de ne kadar çok insanı etkileye bilsen, senin yardım alma fırsatın da çoğalmış olur.
Ben burada size birkaç misal verip sizin hatipliğe ilginizi uyandırmak istiyorum.
Bilim adamların “İnsan en çok nelerden korkuyor?” konuyla ilgili araştırmaları gösterdi ki, insan fobilerinin arasında sahneye çıkmak, bir topluluğun karşısında konuşmak ilk sıralarda yer alıyor. Bazıları sahnede konuşmaktan ölüm kadar korkarlar!
Şimdi Amerikan tarihinin en genç ve popüler Cumhur Başkanını hatırlayalım-John Kennedy’ni. Genç ve yakışıklı Kennedy konuşmalarında milyonlarca Amerikanlının kalbinde coşku ve sevgi, reformlara açıklık uyandırıyordu. Onun yardımcılarından birisi hatıralarında yazıyor ki, Kennedy konuştuğunda insanlar onun güçlü, güvenli sesini ve duruşunu görüyordu, ama kürsünün arkasına bakma fırsatları olsaydı, onlar Kennedy’nin titreyen bacaklarını izleye bilirlerdi Bu inanılmazdır, ama gerçektir:  hayatının en zor aşamalarında güveni sarsılmayan kararlı Kennedy’nin konuşmalar sırasında heyecandan bacakları titriyordu!
Fakat burada şaşıracak bir şey yoktur, bu çok normal bir durumdur.
Her kez iyi bir konuşmacı ola bilir. Tabi bunun için irade, istek ve temel prensipleri benimsemek gerekir. Dış görünüş burada önemli değildir. Ünlü Roma hatibi ve hukukçusu Cicero doğuştan sesi kısık ve dili peltekti. O heyecanlandığında omuzu tik yapıyordu ve provalar sırasında o omzuna hançerin ucunu dayıyordu ki, omzunun her hareketinde acıyı hissetsin. Sesini ise deniz kenarında dalgalara bağırarak geliştiriyordu. Bu çok basit işlerin sonucu onu dinlemek için ülkenin her tarafından akın akın insanlar geliyordu. Cicero zamanının en parlak hatiplerinden oldu, onun bu 88 konuşması kayda geçirilmiştir ve günümüze kadar saklanmıştır.
İlk konuşma. Siz ilk konuşmanızın başarısız olduğunu düşüne bilirsiniz. Sözleri  unuttunuz, sesiniz titredi. Ama inanın bunlar önemli değildir, önemlisi o ki, siz en büyük insan korkusunu yendiniz- siz sahneye çıkıp konuştunuz! Sizin heyecanınız da sizin konuşmaya doğallık ve sıcaklık kazandırdı. Heyecanı, hataları doğal karşılamanız lazımdır. Bu heyecanın enerjisi sizin samimi kalpten konuşmanızı sağlar, konuşmanıza canlılık verir.
Hata yapmaktan, konuşmanın başarısız geçtiğinden korkmayın. Kimse konuşmacı olarak doğmuyor. Bir çocuk nasıl yürümeyi öğrendiğinde hep düşüp kalkar, siz de ayni düşe kalka bu sanatı öğrenirsiniz. Bir gün uyandığınızda kendinizi iyi konuşmacı olarak görmek istiyorsunuz ise, bilin ki bu illüzyondan başka bir şey değildir.
Sizin sahnede konuşmanız sessiz duvarla konuşmaya benzemez, karşınızda insanlar vardır ve sizin konuşmanız aslinde onlarla olan diyalogdur. Onlar sizi dinleyip sustukları gibi gözükseler de, onlar da sizinle konuşuyorlar, burada onların söyleye bileceklerini hissetmeniz lazım. Güzel, parlak bir konuşma sizin ve dinleyicilerin ortak eseridir!
Biz bir seminere geldiğimizde bizi etkileyen konuşmacının hep böyle olduğunu, böyle doğduğunu düşünürüz. Ama bu başarının arka planında hatalar, zorluklar, çalışmalar vardır.
Filip Kotlar gibi ünlü konuşmacının seminerine biletin değeri 1000 dolardır. O kariyerinin ilk basamağında bir seminere geldiğinde salonda onu dinleyen sadece bir kişi vardı. Filip konuşmasını bitirdikten sonra bu adam ona yaklaşıp ikinci konuşmacı olduğunu söyledi ve ondan kendisini dinlemeye rica etti! Şimdi Filip Kotlar’ın seminerinde yüzlerce insan toplanıyor ve bir seminerde kazandığı para 300 bin dolardan az olmuyor. Gördüğünüz gibi kararlı ve disiplinli çalışma böyle gelişmeye sebep ola biliyor: bir bedava dinleyiciden 300 bin dolarlık bir seminere!
Konuşmanın başarısını en çok etkileyen husus nedir? Kullandığınız teknik, davranışlarınız, sesiniz önemlidir, ama en önemlisi konuşmanızın içeriliğidir. Sizi dinlemeye gelmiş insanlara hangi bilgiyi sunuyorsunuz? Onların ihtiyaçlarını, meraklarını karşılaya biliyor musunuz? Söyledikleriniz onlar için ne kadar önemlidir?
Boş insan güzel, artistik konuşma yapsa bile, başarılı olamaz. Onu dinlemezler. Sahnede insanın özü ortaya çıkıyor. İyi bir konuşmacı topladığı değerli ve ender bilgileri sizinle paylaşıyor. Bu bilgiler değerli pırlantalara benzer, onları bulup, temizleyip, törpilleyip parlak yapmışlar. İyi konuşmacı verdiği bilgilerle bütünleşmiştir, bu bilgi onun ruhundan kalbinden geliyor. İnsan kulağı yalana çok hassastır, hemen duyar. Bizi kalpten gelen, uydurma değil, yaşanmış bilgiler etkiler.
Sahneye çıkmadan önce kendinize soru sorun:” Ben bu insanlara ne vermek istiyorum? Onların hayatında neyi değiştire bilirim? Benim amacım nedir?
Ayaklarınız titrese de, sözleri karıştırsanız da, kalpten konuştuğunuzda sizi yine dinlerler ve siz başarılı olursunuz.

Bundan sonraki makalemde sizi birkaç teknikle tanıştıracağı mı umuyorum. 

16 Ocak 2014 Perşembe

+ LİDERLİK VE MOTİVASYON









                        

      Liderlik ve motivasyon

Kurduğunuz işte sizi ileriye götüren, motive eden nedir?
Size garip gelse de işte en büyük motivasyon yine sevgidir. Neden?
Her şey çok basit. Dünya hayvanlarından farklı olarak insan ebeveynlerinden uzun müddet, 15 seneye yakın, bağımlı kalıyor. Küçükken, bebek halimizde biz resmen sevginin peşinde oluyoruz, hep onu arıyoruz. Çünkü biz sevgisiz öle biliriz. Çocukken biz aciz ve savunmasızız, büsbütün anne babaya bağlıyız. Onlar bize istediklerini yapa bilirler: döverler, azarlarlar ve ya yemek verirler, altımızı temizlerler, severler. İlk on yıl bizim söz hakkımız  denilen şey olmuyor. Ama bilimin dediğine göre bu on yılda bizim hayat içinde aldığımız tüm bilginin %75 alıyoruz. Ve 9-10 yaşlarında bizim karakterimiz, değerlerimiz artık formalaşmış oluyor. Sevginin fazlası olmaz. Bilim adamları bir çocuğun sevgiyle büyümesi için onun ebeveynleri günde 38 defa onu kucaklarına alıp sevmelidirler. Bizim uyku zamanımızı da hesaplasak görürüz ki, saatte iki kez bebeğimizin bizimle fiziksel temasta bulunması lazım. Anne baba çalışıyor, yoruluyor ve ya sinirli ve morali bozuk ola biliyorlar. Bundan dolayı diye biliriz ki, dünyada kimse gereken sevgiyi alamıyor, hepimizin sevgiye ihtiyacı vardır.
Biz bilinçaltı hepimiz sevgi arıyoruz, hepimiz sevgi istiyoruz, sevgi bizim temel duygumuzdur, kalbimizin derinliklerinde sakladığımız çıkış noktamızdır. Sevginin üzerinde her şey sonradan kuruluyor ve inşa oluyor.
Bundan dolayı bir işte başarıdan söz ederken sevgiyi es geçemeyiz. Kurduğunuz şirkette, çalıştığınız yerde sizi motive eden ilk şey sevgi olacaktır. Büyük sevgiden büyük işler doğar.
Her hangi bir işe soyunduğunuzda, şirket kurduğunuzda, insanları etrafınıza topladığınızda kalbinizde sevgiyi biriktirin. Ne kadar çok sevgi verirsiniz, o kadar enerjiniz artar, o kadar çok sevgiyi alırsınız.
Başkalarına kendinize nasıl davrandığını istediğiniz gibi davranın. Bu ilke tüm dinlerde bize sunuluyor. Lider olma, başkalarını idare etme bilimi de özünde bu ilkeye dayalıdır. Son 5-6 bin sene lider olma bilimin özü hiç değişmedi. Tüm teknoloji gelişmelere rağmen insan insan olarak kalıyor. Bill Gates’in liderlik özellikleri Hay Yuri  Caesar ile aynidir.
Tarihe bir göz atalım. Genç general Napolyon Bonapart İtalyan ordusunun başına gelende şaşırmıştı.
Ordu kasası boş idi, mektup ve ya bildiri göndermeye bile para yoktu. Ordunu soymuşlardı, askerler sefil haldeydi: yırtık giysilerde, yalın ayak dolaşıyorlardı. Başkomutan ne yaptı? İlk önce hırsızları cezalandırdı- kurşuna dizdi. Sonra tarihte hiç görülmemiş bir karar aldı : subaylara askerlere işkence etmeyi yasakladı. Bu onun hayatında belki de en önemli karardı. O işkenceyi yasaklayan yasa çıkardı. Bunu çiğneyenler için ölüm cezası uygulanacaktı.
Düşünsenize 200 sene bundan önce nasıl bir karar alınıyor. O zamanlar sıradan askere işkence ve ceza tüm dünya ordularında normal ve alışık uygulama idi. Askerlik kölelik gibi bir durumdu, belki de daha vahim durumdu. Napolyon’un aldığı karar öyle bir yankı uyandırdı ki, bunu kısa zamanda tüm Avrupa hissetti. Aç ve yalınayak Fransız ordusu genç Bonapart’ın idaresinde rüzgar gibi tüm orduları süpürdü attı. Napolyon’un ordusu sayısıyla ondan daha çok olan, daha donatımlı orduları yenmeye başardı.
Peki Bonapart ne yaptı?  Aşağılamayı, işkenceyi yasaklayarak o askerin ruhunu, gururunu okşadı. Napolyon diyordu ki, şerefi aşağılanmış insan kahraman olamaz. Ordu Napolyon’a sevgi ve kahramanlıkla cevap verdi.
Napolyon onları en büyük özveriye ve kahramanlığa motife etti. Bu motivasyonun sırrı nedir?
Sevgi ve saygıdadır. Napolyon her askerde geleceğin komutanını görüyordu, her askeri kahraman sayıyordu, onlarla bir yemek yiyordu, onlarla yatıyordu. Askerler onun uğruna ölüme gidiyorlardı, zorluklara göğüs geliyorlardı. Neden? Napolyon onları gerçekten sevdi ve saygı duydu, onlarla gururlandı.
İnsanlara kölelik taslamak, onları aşağılamakla büyük sonuçlar elde edilmez. Köle her zaman bilinçaltı onu sevmeyen patrona  zarar vermek isteyecektir ve bunu her fırsatta yapacaktır.
Bazıları derler ki, ticarette sert ve acımasız olmak lazımdır. Bu yanlış düşüncedir. İsmi zenginliğin sembolü olmuş Amerikan milyarderi Rockefeller’in insanlarda en çok değer verdiği özellik uyumsallık ve hoşgörüydü. Rockefeller’in sahip olduğu ve yönettiği “Standart Oil Kompany” şirketinin yıllık geliri ülkenin milli gelirinden 1,5 çok idi. Günün birinde onun yöneticilerinden birisi bir işte bir milyon dolar zara ettiğinde Rockefeller işçisine paranın bir kısmını kurtardığına göre teşekkür etti. Milyarder biliyordu ki, işçisi elinden geleni yapmıştır ve bu olaydan sonra daha iyi çalışacaktır.

İnsanları yöneterek en iyilerden ders almak gerekiyor. Sevgi, samimiyet, güven-bunlar en büyük hedeflere ulaşmanın temelidirler. Başarı her zaman takım işidir, yalnız başına kimse günümüzde bir şey üretemez.

15 Ocak 2014 Çarşamba

+ BAŞARISIZLIK

                                                                                     

















BAŞARISIZLIK
Her başarısızlık büyük bir başarının potansiyelini içerir. Problemler bizim karakterimizi geliştirir, irademizi güçlendirir. Zorluklar bizi yeni seviyeye taşırlar. Çin ve Japon dillerinde “felaket” ieroglifinin iki anlamı vardır: birincisi-felaket, ikincisi- yeni fırsatlar.
Başarısızlık bizi başarıya götüren basamaktır.
Dünyanın en sevilen zenginlerinden çizgi film yaratıcısı   Walt Disney’in hayatı bu düşüncenin en güzel ispatıdır.
Genç Walt gazeteden aşağılayıcı bir gerekçeyle kovuluyor : o yeni fikir üretemiyormuş.
Küçük bir gazete Walt Disney’e aptal ve işe yaramaz damgasını vuruyor. Bu genç adam için tam bir yenilgi ve trajedi oluyor, ama bu trajediden Büyük Disney Dünyası doğmuştur.
Disney çizgi filmlerini yaratmaya başlıyor, onun Osfalt isimli kahramanı herkesin kalbini fetih ediyor, ekonomik durumu hızla yükseliyor, ama tam bu geldiği güzel noktada o yine darbe alıyor. Bu sefer saldırı kurduğu şirketin ortağından geliyor. Adam tüm anlaşmaları kendi adına imzalamıştır ve günün birinde Disney’e diyor ki : “Bundan sonra bu şirket, anlaşmalar, çizgi filmleri ve sen çizdiğin kahramanlar da benimdir. İstersen maaşla burada çalışa bilirsin.”
Tabi bu açık dolandırılma ve aldatılma Disney’i mahıv ediyor: bir anda arkadaşını, ortağını, parasını kaybediyor. Beş kuruş parasız derin krizde Disney evden dışarı çıkmıyor. Ama bu arada o yeni çizgi filmi kahramanı yaratıyor: Mikki Mous’u. Kim bilir, belki de Disney o derin üzüntüyü ve sarsıntıyı yaşamasaydı şimdi onun yarattığı masal dünyası ve Disneyland zinciri olmayacaktı?
Boks maçları organizatörü Don King’ in hayatı da çok ilginç bir hikayedir. Don King büyük şehrin zenci gettosunda büyümüştür – alkolün, uyuşturucunun, cinayetin bol olduğu yerde. Burada onu ne bekleye bilirdi? Ya ceza evi, ya da ölüm. Nitekim öyle de oldu, Don King  bir çatışmada birisini öldürdükten sonra uzun müddet ceza evine giriyor. Burada mucize baş veriyor. King sabahtan akşama kadar kitap okuyor: Sokrat, Dostoyevski, Platon. Akıllı kitaplar onun dünya bakış açısını, düşüncelerini, hayatını değiştiriyor. Ceza evinden bam başka birisi çıkıyor: eğitimli, entelektüel birisi. O profesyonel boksla çalışmaya başlıyor, maç oragnizatörlüğünü yaparak bu sporu çok iyi seviyeye getiriyor. Don King tarihe Muhamet Ali ve Furman arasında boks müsabakasını organize eden adam gibi girmiştir. Bu maçın değeri hiç görülmemiş bir rakamdı-10 milyon dolar. Onun da hayatında yaşadığı olumsuzluklar olmasaydı, belki o da çevresindeki birçoğu gibi alkolik ve ya bağımlı olup hayatını sokaklarda bitirecekti.
Her felakette, olumsuzlukta, belada iyi bir şeylerin tohumları vardır. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü ediyor”. Bu gerçekten de başarının formülüdür.
Hepimiz Harry Potter’i seviyoruz. Bu ilginç oğlanın ve onun arkadaşlarının yaratıcısının da hayatı baya ilginç bir hikayedir. Joanne Ketlin Rowling 31 haziran 1065 yılında İngiltere’de, küçük bir şehirde doğmuştur. Kendi söylediğine göre çocukluğunda topluca gözlüklü, okumaya düşkün bir kız çocuğuydu. Harry Potter de gözlüklü, çalışkan bir kahramandır. İlk kez böyle bir karakter dünya edebiyatında öne sürülüyor. Yaramaz, asi çocuk kahramanını yerini akıllı, çalışkan çocuk alıyor. Joanne Rowling çalışkanlığı, okumayı moda yaparak anneleri sevindirmiştir. Okuldan sonra Joanne üniversiteye filoloji bölüme giriyor. İlk kitabını 1990 yılında yazmaya başlıyor, bu arada Londra’da yayın evinde çalışıyor. Onun bilgisayarı olmadığından kağıtlara romanını yazıyor ve yazdıklarını ayakkabı kutusunda saklıyor.
26 yaşında Joanne Portegiz’e İngiliz dili dersi vermeye gidiyor ve burada gelecek eşiyle tanışıyor.
Kocası iş bulamayınca Joanne çocuğunu doğurana kadar çalışmak mecburiyetinde kalıyor. Aile hayatı yürümeyince Joanne üç aylık kızıyla İngiltere’ye kız kardeşinin yanına geliyor. Burada onu sıkıntılı günler bekliyor. Küçük kızıyla Joanne devletten aldığı yardım parasıyla geçiniyor. .Ayda 70 punt  alan kadın sıkıntılı günler yaşıyor. Annesinin vefatı, parasızlık, kocasının onu evden elinde yeni doğmuş bebekle kovması derin depresyona neden oluyor. Geceleri kızı uyuduktan sonra Joanne gerçeklikten uzaklaşmak için kitabını yazıyor.
İlk kitabını “Harry Potter ve Felsefe Taşı” beş yıl içinde bitiriyor. Joanne kitabını bütün yayın evlerine gönderiyor. Aldığı cevap böyle oluyor: çocuklar için fazla anlaşılmazdır”.
1995 bu kötü dönem sona eriyor. Joanne’nın kitabı Blumber yayın evinin dikkatini çekiyor.  Birkaç çocuğa kitabı okumaya veriyorlar, çocuklar çok seviyorlar kitabı. Bundan sonra yayın evi kitabı basmaya karar veriyor. Daha sonra  kitabı Avrupa’nın en büyük kitap fuarına götürüyor.
“Blumber” yayın evi Joanne’ye 2250 dolar para ödüyor. Kadın için bu inanılmaz bir paraydı ve söylediklerine göre o hayatında ilk kez kendine yüzük alıyor.
İlk kitap 1997 basılıyor ve aynı yıl Joanne 12 bin dolar kazanıyor. Nihayet o kendine bilgisayar alıyor.
Ve yükseliş başlıyor. Amerika ‘Felsefe Taş”ının yayın hakkını110 bin dolara alıyor. 2000 yılın yazında ilk üç kitap 35 milyon tirajla basılıyor, 35 dile çevri yapılıyor. Harry Potter tüm dünyanı fetih ediyor. Joanne Rowling ise günümüzün tek kadın yazarıdır ki, bir milyardan fazla para kazanmıştır. Onun altıncı kitabı 7 milyon tirajla basılmıştır. 5-ci kitabı ise ilk günlerde 5 milyon adet satılmıştır. Bu arada onu da söylemek lazım ki, Joanne Rowling mütevazi, hoşgörülü olduğu gibi kalmıştır.

Sıradan insanların hayatında olağanüstü güzel olaylar bizim dünyada tekrar tekrar oluyor. Her saat her kıtada mucizeler baş veriyor. Bu mucizeye siz de inanın. Bilin ki en yakınlarınız bile size bu sözleri demezler: Ben senin başarılı olacağına, senin geleceğine inanıyorum!

Siz bu sözleri kendiniz kendinize söylemelisiniz. Sizin kalbinizde bir yıldız saklıdır, bir gün bu yıldızın ışığı dünyayı aydınlatacaktır.