29 Ocak 2014 Çarşamba

+BİRİNCİ ÇAKRA-MULADHARA


 


       Birinci çakra-MULADHARA


Element- Toprak
Renk – kırmızı
Bedensel yönü- dayanırlık, yoğun bağırsak, bacaklar, topuklar; testosteron ve östrojen
İçgüdüler: yaşam içgüdüsü ve üreme
Psikolojik yönü- beslenmek, ev, eminlik(tehlikesizlik) , kendini var etme çabası, yaşam iradesi
Bezler-  yumurtalıklar ve yumurtalar
Kaynak- Kundalini, bolluk
Negatif tezahürü-  cimrilik, nedensiz agresiflik, zalimlik, kronik yorgunluk, doğuş travmaları, boşanmalar ve çocuğu ret etmek
Birinci çarka omurganın başlangıcında, pöç merkezinde yerleşmiştir. Bura fiziksel dünyada yaşam gücünün ilk tezahür ettiği yerdir. Birinci çarka dişil enerjinin kapısıdır, buradan ışıldayan enerji iplikleri ayaklara doğru uzayıp daha sonra biyosfere giriyorlar. Ana Toprakta kök salıp bizi en önemli besinlerle temin ediyorlar. İlk çarka enerji bedeninin  yükseldiği temeldir. Toprakla bağlantımız kesildikte biz gereken besinleri toprağın yüzünden almaya mecbur kalıyoruz ve derin kök salmamış ağaca benzeriz, her fırtına böyle ağacı düşürür. Biz dayanırlığımızı kaybederiz, köklerimizi hissetmeyiz, özgüvenimiz kalmaz.
 Birinci çakranın  Ana Toprakla bağlantısı kesildiğinde biz kendimizi terk edilmiş ve anne sıcaklığından mahrum kalmış hissederiz. Eril enerjiler güçlenir ve biz gücü maddesel dünyada aramaya başlarız. Bencilliğimiz artar, kendimizi aileden, toplumdan üstün görürüz. Topraktan uzaklaştığımızda kadınsı her şeye nefretimiz artar. Coşku, yaratıcılık, cinsellik azalır.
Birinci çakranın işlevleri ilkel dürtülerimizle, içgüdülerimizle bağlı. Bize bir sığınacak gerekiyor. Biz beslenmek için çaba harcarız. Biz en olağanüstü, zor durumlarda yaşama tutunuruz, hayatta kalırız. Biz ürüyoruz. Bu arzularımız bizim temel içgüdülerimizdir.
Dört içgüdümüz- korku, açlık, mücadele ve seks birinci ve ikinci çakraların işlevinde tezahür ederler. Bu programlar bizim fiziksel ve duygusal yaşamımızı temin eden programlardır.
Oburluk ve ya aşırı para ve ya eşya biriktirme isteği yine bizim yaşama tutunma içgüdümüzle bağlıdır.
Ne kadar olsa, insana yine azdır. Birinci çakranın dengesizliği bir şeylerin yetmediğini, hep ihtiyacın olduğu hissinde kendini belirtir. Çok şeye sahip olanlar varlıklarını kaybetmekten korkarlar. Ne kadar garip gözükse de fakir insan zenginden daha cömerttir. Birinci çarka arındığında cimrilik ve doyumsuzluk ortadan kalkar. Dünyada her şeyin bol olduğunu anlamaya başlarız. Ama tek anlamak yetmez- tüm hücrelerimizle Evrenin bizi kolladığını ve bizim için her şeyi bulundurduğunu bilmemiz gerekiyor.
Birinci çakranın etkisinde yaşayan birisi dünyayla ilkel ilişki içindedir. O kendi tepkilerine gömülmüştür ve hep maddi çıkarların peşindedir. Böyle birisi Dünyanın ona borçlu olduğundan emindir. Bu insan gerçek sevgiyi yaşayamaz, çünkü empati kuramaz, başkasının yerine kendini koyamaz. Çocuklukta yaşadığımız derin travmalar birinci çakrada iz bırakır ve bizim normal gelişimimizi engeller. Birinci çakranın etkisinde yaşayan birisi bir tek zevkini ve kendi içgüdülerini yaşar. Aynen çocuklar gibi.
Sıkışınca böyle insan çok acımasız ola bilir. O kendi istekleri doğrultusunda her şeyi yapar. O kendi bedeni ve dış dünya arasında çizgiyi göremez, onun için dışarıda olanlar önem taşımaz.
Fakat bu çakranın güzel olumlu özellikleri de vardır. Yaşam içgüdüsü soyu yaşatır. Bu çarka bize eşimizi seçmeye ve çocuk doğurmaya itiyor. Bu çakraya insanlık zor yaşam koşullarını atlatmakla borçludur.Bu çakrayla biz dişiliğe ve ana toprağa bağlanıyoruz. Bizim enerji evimizin sağlam temeli ilk çarkadır. Mulathara- Sanskritçe “temel” anlamına geliyor. Yogada birinci çarka- mulathara-kundalini enerjisinin saklandığı yerdir. Kundalininin sembolü omurganın dibinde yatan yılandır. Kundalini Şakti tanrıçasının tezahürü sayılır- yaşam gücünü temsil ediyor.
Birinci çarka izlerden arındığında bu yılan doğruluyor ve dişi enerji çakralarla yukarı hareket etmeye başlıyor.

Amerikan, Hint ve Tibet şamanları bu ilkel dişi enerjinin olağanüstü yaratıcı ve dönüştürücü güce sahip olduğunu söylüyorlar. Tüm varlıkları hareket ettiren, geliştiren, doğurtan enerjidir. Her birimizin içinde uyuyan bu büyük güç aslinde Gezegenin gücüdür.

28 Ocak 2014 Salı

+ ÇAKRALARIN ANATOMİSİ

                                                                  


           ÇAKRALARIN ANATOMİSİ  

Her insanın iskeleti ayni kemik sisteminden oluşmuştur. Bizim enerji bedenlerimizin de kuruluşu aynidir: meridyenler ve çakralar. Çakralar dönen enerji girdaplarıdırlar, Sanskritçe “çarka” tekerlik anlamına geliyor. Çakralar bedenimizin 10-15 santim dışında dönüyorlar ve omurgamızla sinir sistemimizi birleştiren merkezlerdir. Çakralar organizmamızın direk sinir ağına işleyen  kanallardır. Onlar saat yönünde hareket ederler.
 Her çakranın kendine ait titreşimi vardır ve biz bu titreşimi gökkuşağının bir rengi gibi algılarız. Yeni doğmuş bebeğin çakraları parlak ve saftırlar (kırmızıdan mora kadar). Büyüdükçe çakraların rengi değişir, koyulaşır, matlaşır. Travmalar ve kayıplar çakralarda olumsuz izler bırakıyorlar. Çakrada biriken kirlilik onun ilkel hızını yavaşlatır, çalışmasını engeller ve bu yaşlanmaya yol açar. Enerji uzmanı ve ya şaman çalışmalarıyla çakraya şifa vere bilir ve çarka eski haline ve hızına döner.
Çakraları arınmış insanın enerji bedeni gökkuşağının tüm renkleriyle ışıldamaya başlar.
Yogalar yedi çarka olduğunu kabul ediyorlar. Fakat Kızılderiler’in geleneğinde 9 çakra vardır. Bazı şifacılar ve duru görüler de bu iki çakranın var olduğunu söylerler. Yedi çarka fiziksel bedende yerleşmektedir, 8 v 9 çakralar beden dışında yerleşmişler. Amerikan yerlileri 8-ci çakraya “Virokoça” diyorlar- bu Yaratıcının adıdır, “ kutsal kaynak” anlamına geliyor. 8-ci çakra enerji alanında tepe çakranın üzerinde yerleşiyor. O kafamızın üzerinde güneş gibi dolaşıyor. Bu bizim Ruhla birleştiğimiz yerdir, Yaratıcının bize “temas” ettiği yerdir. 8 –ci çakranın kafanın üzerinde ışık huzmesi şeklinde azizlerin, İsa’nın ve havarilerin resimlerinde görüyoruz.
İnsan öldüğünde 8 çakra elips şeklini alıp ışığıyla tüm başka çakraları kaplıyor. Azap ve arınmadan sonra 8 çakra yeni beden yaratıyor ve bu hep yeni doğma sürecinde tekrarlanıyor.
8 çakranın kaynağı 9 çakradır- Ruh. O Işıldayan Enerji Alanının dışındadır ve Kozmosa uzuyor. Bu Ruhla bir olan Evrenin kalbidir.
8 çakra Allahın insanın içinde varoluşudur, 9 çakra ise insanın Allah’ta olan parçasıdır.
8 çakra kalbimizi, özel, bize ait ruhumuzu temsil eder. 9 çakra ise tüm var olanın içindedir, o tektir ve birdir, sonsuzdur ve daima vardır.
8 çakra bizim kişiliğimizi temsil eder ve zamanla ilişkilidir. 9 çakra zamanın ötesindedir, hep var olan ve değişmezdir, onun ne başlangıcı ne de sonu vardır.
Çakralar organizmaya giren doğal yaşam enerjilerinin benimsemesini denetler. Bu yaşam enerjileri bu besinlerde mevcuttur:
  1. bitki ve hayvanlar
  2. su
  3. hava
  4. güneşin ışığı
  5. Evrensel yaşam enerjisi ( Chi enerjisi)

Besinler organizmamıza kaba besin kaynaklarından( bitki ve hayvan) ve daha ince besin kaynaklarından(ışık ve enerji) gelir. Su, bitkisel ve hayvani besinler bizim sindirim sistemimize girer, oksijen- akciğerlerimize, güneş ışığı- tenimize, Chi –çakralara.
Su ve hayvani besinler  sindirim organlarda dolaştığı gibi, enerjilerde çakralarda hareket ediyorlar. Nasıl midemiz, bağırsaklarımız tıkanınca biz gereken besini alamıyorsak, ayni çakralar tıkandığında bizim Enerji Alanımız hep biriktirdiği yaşam enerjisini benimseyemiyor.

Çakralardan ışıldayan iplikler uzuyor ve bizi ağaçlarla, denizle, doğayla, başka insanlarla bağlıyorlar. Çakralar bedenimizle geçici süre için birlikteler, öldüğümüzde onlar 8 çakrayla birleşip görünmez alemde varlıklarını devam ediyorlar.

27 Ocak 2014 Pazartesi

+ KAYITLARIN DEĞİŞİMİ

                                   






     Kayıtların değişimi

                           



Işıldayan Enerji Alanında travmalarımızın, streslerimizin izleri bir kayıt şeklinde saklandığını söyledik. Burada altını çizmemiz gereken bir ayrıntı vardır: duygusal anlamda aşamadığımız travmalar genelde iz bırakıyor. Stresin, sarsıntının, problemin getirdiği negatif duygulardan kurtulmadığımız halde, onlar Enerji Alanımızda saklanıyor. Bazı fiziksel ve ya duygusal sarsıntı yaşamış kişilerin Enerji Alanında bu olaya dair kayıtlar olmaya biliyor. Bu insanlar acı anılardan, negatif duygulardan kurtula bilmişler. Büyük musibeti atlatan, sınavı kabul etmiş ve ondan ders çıkarmış insanlar da az değildir. Fakat yaralarını saramayan insanlar çoğunluktadır. Bu kişilerin Enerji Alanında yaşadıkları travmaların derin izleri vardır, onlar pişmanlık ve acı çekerek yaşamlarını sürdürürler. Eğer siz yaşadığınız olumsuzlukların duygusal boyutunu şifalandırsanız, Enerji Alanında kayıtlar oluşmaz. Acı ve ıstırabın tam ortasında Kabullenmeyi ve Affetmeyi başarsanız, bu negatif duygular sizin alanınızda iz bırakmazlar.
Bazı zaman kayıtlarla dış dünyadaki olaylar arasında bağı göremeyiz. Kayıtlar bizi benzer kayıtları taşıyan insanlarla karşılaştırırlar. Öyle ilginç karşılaşmalar ortaya çıkar ki, siz bu insanı karşınıza kaderin çıkardığını düşünürsünüz.
Bir kayıt harekete geçtiğinde, onun başlangıç enerjisi çakralarını birisinde toplanıyor, bu da insanı ya duygusal çalkantıya itiyor, ya da organizmanın savunma sistemini etkiliyor. Negatif enerjiler her zaman aktif kayıtın bulunmasına işaret eder. Kayıt oyuna girince kişi birzamanlar yaşadığı olayı kendine çeker, aynı duyguları yaşamak zorunda kalır ki, onun bu yanı şifa bulsun.
 Soydan gelen kayıtlar.
Soydan gelen lanet, beddua –bunların hepsi kayıtlardır. Soy, aile kayıtlarının en yaygın formu genetik hastalıklardır, bizim aileden gelen hastalıklara yatkınlığımızdır. Şeker, kalp hastalıklar, göğüs kanseri Işıldayan Enerji Alanında kayıt(iz) şeklinde saklanıyorlar. Kayıtlar bizim anne babadan aldığımız psikolojik özelliklerimizle de bağlı ola biliyorlar. Nensi Fridy “Ben ve benim annem” kitabında buna hep karşı koyduğu halde aynen annesinin hayatını tekrarladığını yazıyor. Eğer sizin anneniz ve anneanneniz kaba birisiyle evlilik yaptıysalar sizin de hayatınızda bu olasılık çok yüksektir. İncil diyor ki, ataların günahları yeddi kuşak evlatları etkiler. Bu günahlar negatif enerjilerdir: babalardan ve annelerden evlatlara geçer.
Kayıtların değişimi.
Psikologlar bilinçaltı programların ve senaryoların beyinde kodlandığını düşünüyorlar ve bunları psikoterapiyle çözmeye çalışıyorlar.
Bizim negatif davranışlarımız, hastalıklarımız, durumlarımız –hepsi Işıldayan Enerji Alanında saklıdır. Bir tek düşünceyle, problemi anlamakla ve kabul etmekle onlardan kurtulmak zordur. Burada ruhsal gelişim, ruhsal aydınlanma söz konusudur. Ruhsal gelişim nedensel düzende çalışıyor ve gerçek değişime yol açıyor.
Bizim bilmemiz gerekiyor ki, biz bizim kişisel hikayemiz değiliz. Biz ailemizin, soyumuzun, toplumun yazdığı oyunda aktör ve aktris değiliz, biz kendi hikayemizi kendimiz yaza biliriz.

Biz sonsuzluğun yolcusuyuz. 

+ ENERJİ ALANINDAKİ KAYITLAR

                                                





                                                                   
Işıldayan Enerji Alanındaki kayıtlar



Aynı yeryüzünü sarmış güç akımları çizgilerine benzer insan teninde de enerji akımları-meridyenler vardır. Bunlar akupunktur noktalarında (bunlara minik çakralar diye biliriz) birleşiyorlar. Enerji meridyenleri işlevleriyle ayni kan dolaşım sistemine benzerler. Bunlar parlak Enerji Alanının arterleri ve damarlarıdırlar. Amerika’nın Kızılderili şifacıları bu meridyenlere ışıldayan enerji bedeninin“ışık nehirleri” derler. Mistik literatürde insan Enerji Alanını gören insanlar hakkında bir çok hikaye bula bilirsiniz. Peru’nun Güneyinde küçük kasaba vardır -“Kavaçi”-“görenlerin şehri” Burada küçük yaşlardan insanları her şeyde “ışığı “ görme özelliğini geliştiriyorlardı. Her insanın doğasında ışığı, enerji akımlarını görme yeteneği vardır, fakat biz maddesel gerçekliğe odaklanarak bu yetimizi kayıp ederiz.
Çakralar Işıldayan Enerji Alanının işlev organlarıdırlar. Çakralar bedenden birkaç santim dışarıda girdaplar halinde dönen koni şeklinde yapılanmalardır. Bunların ucu omurgaya girer ve ana dikey güç akımıyla temas eder. Çakralar dönerek enerji bedeninin ışıldayan maddesini içeri çekerler ve insanı. ruhsal, duygusal, yaratıcı besinle temin ederler. Çakralar geçmiş travmalar, stresler hakkında bilgiyi enerji alanına yüklerler, enerji alanı bu bilgileri kayıt eder.
Çakralar bizim nörofizyolojimizle  direk bağlıdırlar, bizim fiziksel ve duygusal halimizi denetlerler. Ayni zamanda çakralar  endokrin sistemini de kontrol eder, bizim davranışlarımızı etkilerler.
Işıldayan Enerji alanı bize şifa verecek ve ya bizi olumsuz etkileyecek bilgiler taşır. Enerji Alanı DNA ‘ya benzer: DNA’nın ikili sarmasında uzun ömrün formülü ve sağlık durumu yatar. Bunlar bizim organizmamızın haritasıdırlar, fakat bu çizilmiş plan durağan değildir, onun değişme özelliği vardır:  biz onu kötü ve ya iyi duygularımızla değiştire biliriz. Çözülmemiş psikolojik ve ruhsal problemler Enerji Alanında hoş gözükmeyen, çirkin çizgilerle iz bırakırlar. Ruhsal çalışmalarla elde edinmiş huzur ve denge Işıldayan Enerji Alanının en derin katmanlarına işler ve  bizim ruhumuzu yeniler.
Bizim anne rahminde bulunduğumuzda artık hazır kişisel yapılanma haritamızda bizim geçmiş yaşamlardan kayıtlarımız vardır: biz nasıl sevdik, acı çektik, nasıl hastalandık, öldük.
Metafizik literatürde,  genelde Doğu felsefesinde,  bu kayıtlara, saklanmış bilgiye Karma denilir. Bu karmik güçler hayatımıza devasa dalgalar şeklinde girerler, bizi alıp sürüklerler, onlardan kurtulma yolu yoktur. Bu güçlerin etkisinde biz geçmişte yaşadığımız davranışları tekrar ederiz ve olayları çağrıştırırız. Bu karmik kayıtların Enerji Alanının neresinde olduğunu bilmek ve ya görmek çok önemelidir. Biz onları sile bilsek birçok şeyi değiştire biliriz.
Enerji bedeninin en dış katmanında koruyucu katman vardır. O gerçekten koruyucu işlev yapıyor, ayni bizim tenimiz bedenimizi kaplayıp koruduğu gibi. Travmaların, hastalıkların izleri bu katmanda kalıyorlar, bu izler aynı camın üzerine çizilmiş resimlere benzerler.. Mesela kronik hastalıkla mücadele eden birisinin Enerji Alanında barışık sistemini etkileyen, bastıran izler görmek mümkündür. Bu izleri silmeyince hastalığın iyileşmesi yıllar ala bilir, kişi bu hastalığa hep yatkın kalır ve o biri hayatına taşır. Düşünce-duygu katmanında oluşan kayıtlar insanın belli hayat tarzını sürdürmeye sevk eder, belli ilişkiler kurmaya iter. Bu kayıtlar bizim duygusal hayatımızı şekillendirir. Efir katmanındaki kayıtlar bizim fiziksel durumumuzu, varoluşumuzu etkiler. Nedensel düzlem (ruh) bizim kaderimizi, hayat yolumuzun karakterini belirler, ruhsal gelişimimizi denetler.

Enerji Alanında bulunan kayıtlar ayni bir bilgisayarın hafızasında elektron mesaja benzer. Biz hard diski açıp içerisine baka biliriz, ama burada ne bir harf, ne işaret ne de rakam görürüz, çünkü bilgisayarın dili 0 ve 1 den oluşan manyetik yazıdır. Işıldayan Enerji Alanının dili de kodlanmıştır. Enerji alanında biz kayıtları koyu, durağan gölcükler gibi görürüz (tabi görme yetimizi olunca). Harekete geçtiği zaman bu kayıt kendi programını başlatıyor, gereken gücü Enerji Alnından temin ediyor. Programı durdurmak mümkün değildir, o sanki dağdan akan güçlü sel gibidir, onun istikametini değiştirip geri döndüremezsiniz. Bu durumda bize engelleri aşmak ve müsait bir yerde duraklamak düşer.

25 Ocak 2014 Cumartesi

+ İNSAN ENERJİ ALANI


             








                     İnsan Enerji Alanı



 Hepimizin fiziksel bedenimizi kaplayan Işık Enerji Alanımız vardır. Bu enerji alanı bedenimizin dışındadır ve hem bendimize nüfus ediyor.
Gözünüzün önüne lacivert, yeşil, kırmızı, sarı pırıltılarla  ışıldayan şeffaf bir elipsi getirin. Bu bizim enerji alanımızdır ve elimizi uzattığımız mesafede bedenimizi kaplar.
Enerji Alanımız sözün tam anlamıyla bizim yaşam gücümüzün deposudur- canlı enerji okyanusudur, o oksijen ve aldığımız besin kadar önemlidir. Işıldayan Enerji Alanı – bahası biçilmez yaşam kaynağımızdır. Enerji Alanımız hastalıklarla, streslerle zayıfladığında biz kendimizi kötü hissederiz. Enerjimiz yükseldiğinde canlı ve güçlü oluruz. Enerji Alanımızı güçlendirerek biz sağlığımızı, yaşam sevincimizi geri kazanıyoruz.
Hint ve Tibet mistikleri bin yıldan aşkın insan Enerji Alanını keşif etmişler ve onu aura adını vermişler.
Yeryüzünde canlı ne varsa ışıktan örülmüştür. Bitkiler ışığı emiyorlar ve onu canlı hücrelere dönüştürüyorlar, hayvanlar bitkilerle besleniyorlar, bundan dolayı fiziki planda bile ışık yaşamı oluşturan elementlerden biridir. Biz maddeye yerleştirilmiş ışığız.
Canlı ne varsa belli form ve titreşimlerden ibaret ışıktır. Atom altı parçacıkları araştıran fizikçiler bunu iyi biliyorlar: maddenin kalbine, çıkış noktasına baktığımızda tüm Evrenin ışıktan ve titreşimden yaratıldığını görürüz.
Parlak Enerji Alanı –tüm organizmanı içeren ışıldayan matristir. Bir cam parçasının üzerinde demir çapaklarının yerleştiğini düşünün, camın altında bir mıknatıs tutsanız, bu çapaklar mıknatısın hareketi doğrultusunda şekil alırlar. Siz elinizle çapakların yerini değiştirip tuta bilirsiniz, ama elinizi bıraktığınızda demir parçacıkları ayni şekli alırlar. Onları bu şekilde tutan manyetik  alandır. İnsan enerji alanı da ayni bu şekil çalışır: bizim organizmayı, bedenimizi gereken formda tutuyor. Bu sebeple cerrahi ve ilaç müdaheleleri istenilen sonucu vermez, çünkü bunlar madde üzerinde zorunlu değişimlerin yapılmasıdır. Bu ayni miknatız misalimizde zorla çapıkları tutmaya benzer. Oysa çapıkların şeklini miknatısın yavaş değişimiyle sağlamak mümkündür.
Enerji alanı dört katmandan ibarettir, bunlar bedenin dışına taşarlar:
1.Fiziksel düzlem(beden)
2.Duygu –düşünce düzlemi zihin)
3. Ruhsal düzlem (efir )
4.Nedensel düzlem(Ruh)
Her katman kendine ait enerjileri içeriyor. En dış katman fiziksel bedenin işleyişine gereken enerjileri topluyor. Sonraki katman bizim duygu ve düşüncelerimizi besleyen enerjileri barındırıyor. Üçüncü katman ise yüksek ruhsal enerjilerin bulunduğu yerdir. Tenimize en yakın - en yüksek titreşimi olan ruh enerjisidir.
Bu katmanların arasında belirgin sınırlar yoktur, onlar gökkuşağının renkleri gibi biri birine yumuşak şeklide nüfuz ederler.
Işıldayan Enerji Alanı bizim anılarımızın, yaşadıklarımızın, atalarımızın yaşadıklarının ,geçmiş hayattan gelen derin travmaların arşividir. Bütün bu bilgiler ve ya kayıtlar tüm renkleriyle ve içerdiği duygularla burada saklı. Bu kayıtlar bilgisayar programına benzer, harekete geçtiğinde o insanı davranışlarla, ilişkilerle, hastalıklarla ayni ilk senaryoyu tekrarlamaya iter. Bizim kişisel hikayemiz hep tekrarlanır. Enerji alanımızda bulunan kayıtlar bizi belli yaşam tarzına meyilli yapar. Bu kayıtlar bizim hayatımızda belli olayların, insanların ,problemlerin ortaya çıkmasını sağlarlar. Biz ayni insanları hayatımıza sokarız, ayni ilişkiler kurarız. Kayıtlar hayatımızın dramını yeniden yaşamaya bizi mecbur eder, ama genelde bizim şifa bulmamız için bize bu durumları oluşturur. Kayıtların bilgisi Enerji Alanına form veriyor, Enerji Alanı ise maddeyi etkiliyor.
Işıldayan Enerji Alanı bizim hayatımızın genel haritasını içeriyor. O bizim nasıl hastalandığımızı, nasıl iyileştiğimizi, nasıl öldüğümüzü belirliyor. Eğer Enerji Alanımızda hastalık kaydı olmadığında insan çabuk iyileşe biliyor. Hastalığın kaydı olduğunda, barışıklık sistemi zayıflıyor ve iyileşme uzun sürüyor. Hastalık kayıtlarını enerji alanından sildiğimizde biz hastalığın nedenini silmiş oluyoruz ve bağışıklık sistemi hemen devreye giriyor ve iyileşmeyi sağlıyor.
İnsan Enerji Alanı elips şeklindedir ve Yer Küresinin manyetik alanının kopyasıdır. Manyetik alan Kuzey kutuptan başlayarak tüm Gezegeni kaplayıp Güney kutupta birleşiyor. Enerji bedenimizin akımları kafamızın tepesinden başlayarak tüm ışık bedenimizi kaplayarak ayaklarımıza doğru elips şeklinde iniyorlar. Enerji Alanımız 25 santim yere giriyor ve topuklarımızda birleşiyor.
Gezegenimizin manyetik alanı yerden hızla yükseliyor( 300000km saniyede), kozmosa doğru uzaklaştıkça zayıflıyor, ama hiçbir zaman sıfırlanmıyor, o Evrenin sınırlarına kadar uzuyor.
İnsan enerji alanı  bedenden 1,5 metre kadar uzuyor, o da gücünü hızla kaybediyor, ama o da sonsuzluğa doğru genişliyor. İnsan Enerji Alanı bizi Evrenin ışıldayan matrisi ile bağlıyor. İnkler bu matrisi örümcek ağına benzetmişler.

Gezegenimizin üzerinde akupunktur meridyenlerine benzer güç akımları vardır. Bu akımlar bazı yerlerde birleşiyorlar, bu yerler Gezegenin çakralarıdırlar. Enerji meridyenler tüm Yer Küresini kaplıyorlar: bir yerden o birisine bilgi-enerji taşıyorlar. Şamanlar bu enerji akımlarının yardımıyla uzak mesafede bir birileriyle temas ede bildiklerini söylüyorlar. Hastalıkların doğada, temiz havada daha çabuk iyileşmesi de bu güçlü enerji akımlarına bağlıdır. 

23 Ocak 2014 Perşembe

+ RUHSAL GELİŞİM

                    





            RUHSAL GELİŞİM




Ruhsal arınma – kişiliğimizin derin bilinçli ve bilinçsiz programlarının geçmişin duygusal yükünden arınması demektir. Biz yaşadığımız negatif deneyimlerin üzerinde çalıştığımızda kişiliğimizin bütünleşmesine hizmet ediyoruz. Ruhsal çalışma bizim karanlık yönlerimizi anladığımızda ve onları kabul edip değiştirmeye çalıştığımızda başlar. Yung’un sözlerine göre: “ Biz Bütünü özümüzü parçalara bölerek elde etmiyoruz, biz zıt taraflarımızı dengeleyerek bunu yapa biliriz”.
Aydınlanma iyi özelliklerin farkında olmakla değil, karanlık ve bilinçsiz özellikleri yüze çıkarmakla başlar. Bu noktada Yung’la hemfikiriz.
Şimdi böyle bir soru ortaya çıka bilir: Neden biz kendi özümüzün içinde zıtlıkları birleştirmeye çalışalım? Bu soruya iki cevap vardır. Birinci cevap- insan acı ve haz prensibiyle yaşıyor. İnsan haz istiyor ve acıdan nefret ediyor. İnsanın bilinçaltında hoş olmayan, negatif duygulara yol açan ve negatif durumları oluşturan kayıtlar vardır.
İkinci cevap odur ki, insanın doğasında, fıtratında yer alan“ben kimim” sorusuna cevap bulma dürtüsü ve kendi bastırılmış, parçalanmış taraflarını bir araya getirme isteği vardır. İnsan hep Bütüne ulaşmayı ister.
Biz kendimizi bilmek istiyoruz, çünkü kendimizi kısıtlanmış ve ayrılmış hissediyoruz.
Biz kendimizi ağır yüklerden, anlamsız amaçlardan arındırıp bedenimizi, zihnimizi, duygularımızı arındırıp kendimizi var etmek istiyoruz.
Ruhsal arınma bizi hayatı daha geniş şekilde anlamaya itiyor, bizim hayatın akışına uymayı öğretiyor. Ruhsal gelişim bizi geçmişin yükünden ve geleceğin endişelerinden özgür bırakıyor. Belirlenmiş maksada yönelik saf ve temiz bilinç bizim hayatta isteğe bileceğimiz en güzel şeydir.
Ruhsal arınma bize hayatımızın problemleriyle başa çıkmakta yardımcı oluyor ve bu problemler artık geçmişin çıkmazlarında yaşadıklarımızdan çok farklılar. Ruhsal arınma yeni amaçları bulma fırsatı veriyor.
Ruhsal gelişime girmiş birey kötü ve iyi, pasif ve aktif, ben ve onlar gibi zıtlıkları dengeleyip harmanlaya biliyor ve tüm Evrenin yansıması oluyor. “Ben” yok oluyor ve onun saf, sonsuz bilinci tüm Evrene yayılıyor. Bu özgür kalmış Bilinç ne yenilgi, ne de zaferi biliyor, onun beklentisi, karşıt duyguları yoktur. O, ilk başlarda kaybetmiş Bütünlüğü yeniden kazanmıştır.
Bizim iç dünyamız dış dünyaya yansıyor, dış dünya ise bize yansıyor. Bu iki bir birini yansıtan aynaya benzer. Bütün olmuş kişiliği yok etmek mümkün değildir, çünkü o daima vardır ve maddesel Evrenin dışındadır.
Bu yüksek düzeye ulaşmak isteyen varlık içindeki karşıt kutupları bulup,onları birleştirmeye çalışıyor.. Böyle bir varlık hem kadındır, hem erkek, hem çocuktur-hem olgun, yaratan ve yok eden, seyreden ve seyredilen- tüm kutupların yok oluncaya kadar. Varlık bütün oluyor, onun içinde çelişkiler yoktur, içsel ve dişsel arasında çelişkiler de yoktur.
“Benin “ özgürlüğü onun erimesiyle gerçekleşir.
Ruhsal gelişimde bizim en büyük engelimiz Egodur. Egonun esas özelliğinden biri-kendini dünyadan ayrı hissetmektir. Kendimizi ayrıştırdığımızda biz negatif,  karanlık yanlarımızı dış dünyaya yansıtıyoruz. Bu yansımanın sonucu biz kendimizi parçalara bölüyoruz ve başkalarına yansıttığımız parçalarımızın farkında değiliz. Biz deneyimlerimize etiketler yapıştırıyoruz. Bu sebeple deneyimlerimiz iyi ve kötü, sevimli ya sevimsiz,yararlı ve yararsız  oluyorlar. Biz karanlık yönlerimizi, deneyimlerimizi içimizde bastırıyoruz, derinlere gömüyoruz, ama hayat onları yüze çıkarmak için bize durumlar oluşturuyor. Bundan dolayı biz ayni duyguları tekrar tekrar yaşıyoruz, onları doğuran nedenlere şaşırıyoruz.
Dünyanın dualistik, algılayışında hep iyi ve kötü, pozitif ve negatif vardır. Ve biz durumları algıladığımız zaman bu çizginin iki tarafında da ola biliyoruz. 
Modern fizik Dünyanın bir Hologram olduğunu söylüyor. Biz Bütünün parçasıyız, ayni zamanda Bütün de bizim içimizde her zerremizde mevcuttur.
Bu o demektir ki, biz başkalarında gördüğümüz ve hissettiğimiz her şey bizim içimizdedir.
Bizim içimizde olan bizim parçamızdır, iyi ve ya kötü olması önem taşımaz. Bizim değerlerimizin ikiciliyi bizi kısıtlıyor. Biz kendimize bize hoş ve iyi gelen tarafımızı seçiyoruz. Bunun sonucu seçtiğimizin karşıtını ret ediyoruz, ama ret ettiğimiz şey de bizim parçamızdır, o da bizim içimizdedir. Mesela, kişi sevgi-nefret kutuplarından sevgiyi seçtiği vakit nefreti ret eder, nefreti hissedemez. Tam tersi nefreti seçtiğinde sevgiyi ret eder. Böyle birisi kişiliğinin yarısını gerçekleştirir.
Bizi içimizde olanın farkında olmalıyız. Biz bölünmemizin sorumluluğunu üzerimize almalıyız. Biz ret ettiğimiz Gölge taraflarımızı kabul etmeliyiz. Er ve ya geç bu bastırılmış ve ret edilmiş davranış biçimleri, düşünceler, değerler, duygular yüze çıkacaktır, çünkü onlar kişiliğimizin parçalarıdırlar. Biz bu değerlerle hatalı ve anlaşılmaz davranışlarımızı destekleyeceğiz. Mesela, biz biliyoruz ki, agresif, asi çocuğu eğitmek gerekiyor, ona ceza veririz. Çocuk büyüklerden korktuğundan agresif yanlarını gizliyor, bastırıyor. Bilinçaltında toplanmış agresiflik barajla engellenmiş suya benzer, bir gün su engeli aşıp taşar.
Bastırılmış duygular bilinçaltında hareket etmeye başlarlar. Kişi alkole, sigaraya, yemeğe kendini vermeye başlar. Oysa duygularını zamanında dışa vursaydı, çok daha sağlıklı olurdu onun için.
Gerçek gelişim “ben kimim?” sorusundan başlar. Bu sorunun cevabı ne olursa, fark etmeksizin kabul etmeliyiz. Biz gölge yanlarımızı gördüğümüzde anlıyoruz ki, biz bütün değiliz, parçalanmışız. Ama ayni zamanda bizim için yeni bütün kişiliğe yol açılıyor. Biz tüm yanlarımızı, ışıklı ve karanlık yanlarımızı birleştirdiğimizde, onları sevginin gücüyle dönüştürdüğümüzde Bütüne ulaşırız.
Aydınlanmış insan-tüm çelişkilerinden özgür kalmış insandır. Bu kadar.


22 Ocak 2014 Çarşamba

+ SOL ve SAĞ beyin

                           



SOL ve SAĞ beyin


İngiliz bilim adamı, nöropsikolog  Roger Sperry (1913-1997)  “bölünmüş beyin” çalışmalarıyla 1981 yılın Nobel Tıp ödülünü kazanmıştır. Sperry epilepsi hastalarını tedavi etmek amacıyla  beynin sağ ve sol yarımkürelerinin arasındaki bağlantıyı(korpus callosumu) kesti. Sonuçta, bu hastaların beyinlerinin sağ ve sol yarımkürelerinin birbirinden bağımsız olarak bilinç sahibi olduğu görüldü. Beynin her bir yarısı bağımsız hareket ede biliyordu. Sağ gözü ve elini kullanarak hasta kalem ala biliyordu, ama neden bunu yaptığını bilmiyordu. Sol eli ve gözü ile çalışan hasta bir eşyanın neye yaradığını biliyordu, ama onun adını söyleyemiyordu.
Psikiyatrist ve araştırmacı Fredric  Schiffer, Sperry’nin bu buluşunu baz alarak deneyimler yaptı ve şaşırtıcı bir sonuç elde etti: bizde iki yarımküreye bağlı sahip olduğumuz iki bilinç vardır. Bunların bir birinden bağımsız çalıştığını, farklı anıları, davranışları olduğunu ileri sürdü ve “ İki bilinç- bölünmüş beynin psikolojisi “-kitabında fikrini güzel şekilde ispatladı. Şchiffer çalışmalarında gösterdi ki, gözü uyarısını kullanarak beynin farklı acılı ve ya neşeli anılarını harekete geçirmek mümkündür. Bu buluş beyinde kodlanmış anılara ulaşma ve onlarla çalışma fırsatı verdi.
Schiffer’in en önemli buluşu özel yapılmış gözlüklerle beynin farklı alanını çalıştırmaktır, orada saklanmış kötü ve ya iyi olayları canlandırmaktır. Hastalar beynin bir yarımküresini gözlükle izole edildiğinde kendilerini duygusal ve zihinsel tamamen farklı hissettiklerini söylüyordular. Schiffer korku, depresyon, psikolojik bozukluklar yaşayan hastalara “bölünmüş beyin terapisini” başarıyla uygulamağa başladı.
Siz de, değerli okurum, böyle bir deney yapa bilirsiniz. Sırasıyla sağ ve sol gözünüzü kapatın. Bakin sağ gözünüz açık olunca neler hissediyorsunuz? Ve ya sol gözünüz açık olunca ne hissettiniz? Moraliniz bozuldu mu? Hangi durumda kendinizi daha iyi hissettiniz? Eğer somut bir farkı duyumsadınızsa, bilincinizin birisinde bozukluk var ve onunla çalışmanız gerekir. Schiffer çalışmalarında hastaların iyi çalışmayan beyinle diyaloga girip konuşmayı, onun problemlerini anlamayı ve iyileştirmeyi öğretiyor. Onun temel fikri- insan iki bilince ve bunlara bağlı iki kişiliğe sahiptir. Bunların arasında denge bozulduğunda hastalıklar, ruhsal problemler ortaya çıkar.
Bilim artık beynin yarımküreleri arasında belirgin anatomi ve işlev farklılıklarını ispatlamıştır.
Sol beyin mantık ve rasyonellikten sorumludur. Bu beyin kişiliği yönetmeye çalışır. Dış dünyayı algılayış şekli düzdür, çizgiseldir. Sol beyin mantıkla, kıyaslamayla, verilerle çalışır. Sol beyin sebep-sonuca dayanır, duygularını kontrol eder, mantıklı ve düzgün konuşmayı sever, ayrıntılı planlar yapar.
Sağ beyin duyguların, sezgilerin ve yaratıcılığın kaynağıdır. O daha çok bütünden etkilenir, ayrıntılara dikkat etmez. Sağ beyin duygulara ve formlara odaklanmıştır, problemleri sezgilerle ve varsayımlarla çözer. O farklı sistemlerde benzeri arar, ani harekete geçer, somut olamayan bilgiyi kullanır. Bu beyin beraberliği iktidara tercih eder.
Bu iki beynin farklı özellikleri bize iki yarımküreyle bağlı farklı düşünce tarzının olduğunu gösteriyor. Bunların biri görsel ve analitik, o birisi ise görsel olmayan ve sezgisel. Bizim düşüncemiz bu iki yarımkürenin iç içe çalışmasından doğar. Sırasıyla biri üste çıkar, denetimi eline alır, sonra yerine o biri beyin gelir. İki beynin dengeli çalışmasında tüm başarılı çalışmalar ve buluşlar doğar.
Bilimde, sanatta ve başka alanlarda başarılı buluşlar, keşifler hep ruhsal yükseliş, coşku anında gerçekleşir- sağ beynin dominantlığı.  Ama bu yükselişin temelinde verilerin, bilginin araştırmaları ve analizi yatıyor- sol beynin işlevi. Bu sürecin sonunda yine sol beyin ilham anında gelen bilgiyi analiz eder ve sistemleştirir. Sağ beyin olmasa yeni idealar da olmazdı, sol beyin olmasa, kimse bu ideanın işe yarayacağını anlamazdı.

İki beyin biri biriyle uyum ve ya karşı durmada ola bilirler. Bazı kişileri sol beyin yönetir, bazılarını ise –sağ. Beyinlerin zıt çalışması insan psikolojisinde büyük problemler doğuruyor. Beynin biri daha iyi çalışıp üste çıktığında, öteki pasif kalır. Bu durumda insan yarı beyniyle düşünür. Duruma göre sağ ve sol beyin üstün duruma gelmesi normaldir, ama uzun süre bir tarafın çalışması çeşitli problemleri oluşturur. İki beynin uyum içinde çalışması insanın tek düşüncesini değil, onun bedenini de iyi şekilde etkiler. Sol beyin bedenimizin sağ tarafını yönetir. Sağ beyin ise-sol tarafını.